Etiketler

11 Temmuz 2018 Çarşamba

LAGARİ HASAN ÇELEBİ

      “Marifet iltifata tabidir” (1)
        Yukarıdaki atasözü aslında bütün toplumların dikkat etmesi gereken bir sözdür ve üzerinde uzun bir süre düşünülmesi gerekir.
        Tarih içerisinde marifetli bireyleri yüceltmiş ve yükseltmiş olan toplumlar, adeta lokomotifi takip eden vagonlar misali kendileri de yücelmiş ve yükselmişlerdir. Tarihin hangi evresini incelerseniz inceleyin, bu durumu görmeniz mümkündür.
        Büyük İskender ile Aristo arasında geçen konuşma gerçekten güzeldir. Büyük İskender Aristo’ya sorar:
        -Bir isteğin var mı?
        Aristo büyük bir ciddiyetle cevaplandırır:
        -Gölge etme, başka ihsan istemem.
        Büyük bir hükümdar kendisini dev aynasında görüp ukala bir tavır içerisine girmemiş ve bir bilginin ihtiyaçlarını gidermek istemiştir. Aristo’nun verdiği cevap ise İskender’in ceza vermesi için değil, düşünmesi için öğüt olmuştur.
        Arapların büyük medeniyetler oluşturdukları zaman dilimlerinde bilginlerine, sanatkarlarına velhasıl bütün yetenekli bireylerine saygı gösterdikleri görülmektedir. Aynı şey Roma Tarihi içinde geçerli, İngiliz Tarihi içinde ve bütün diğer toplumların tarihleri içinde geçerlidir. Hüner sahibi, yetenekli bireyleri el üstünde tutan toplumlar adeta ivme kazanmış ve çok ileri düzeylere ulaşmayı başarmıştır.
        Bizim toplumuzda  tarih içerisinde her zaman ilim adamlarını, sanatkarları vb yetenekli insanlarını hep el üstünde tutmuştur. Bu yetenekli bireylere bir çok örnek vermek mümkündür.
        Mimar Sinan, Mevlana, Biruni, Akşemsettin, Şeyh Edebali, Nasreddin Hoca, Aziz Mahmut Hüdayi ve daha  yazılabilecek binlerce yetenekli insanı bizim toplumumuz el üstünde tutmuş ve tutmaya da devam etmektedir.
        Bizim toplumumuzda yetişmiş ve modern denilen Avrupa’nın yüzlerce yıl sonra yapmaya çalıştığı roket sistemlerini ilk defa yapan bir mucittir “Lagari Hasan Çelebi.”
        1633 tarihinde Osmanlı Padişahı 4. Murat’ın kızının doğum gecesinde Lagari Hasan Çelebi yapmış olduğu roketi ateşleyerek yaklaşık 300 metre yükselmiştir. Daha sonra takma kanatlarıyla Sinan Paşa Kasrı önüne yumuşak bir iniş yapmıştır. (2)
        4. Murat, Lagari Hasan Çelebi’yi ödüllendirir ve bir kese akçe hediye eder. Ayrıca yetmiş akçelik bir maaş bağlanır ve sipahi ocağına kaydedilir.
        Lagari Hasan Çelebi geri kalan ömrünü Kırım’da geçirir. Ne gariptir ki modern anlamdaki ilk roket denemeleri de yüzlerce yıl sonra Kırım’ı da içine alan Ukrayna’da gerçekleştirilmiş olmasıdır.
        Modern eğitim uzmanları aslında yukarıdaki atasözünü destekler mahiyetteki eğitimi uygulamaktadır;  “ödül ve ceza.” Çalışan, kendini yetiştiren öğrencilere ödül verilerek desteklenmekte, verilen görevleri yapmayan, derslerine çalışmayan öğrencilerde cezalandırılmaktadır.
        Aramızda  nice zeki bireyler var, ama önemli olan azim ile çalışmaktır. Denemeden zeki olup olmadığımızı bilemeyiz. Matematikte başarılı değilsek, edebiyatta başarılı olabiliriz; edebiyatta başarılı olamazsak sanatta olabiliriz… yeter ki yılmadan, usanmadan çalışalım. Sizlerin başarılı bir hayat yaşamanızı temenni ederim.
        DİPNOTLAR:
(1) http://www.turkcebilgi.org/sozluk/atasozleri/marifet-iltifata-tabidir-21479.html
(2) Alkan Selçuk,  Uçan Süper Beyin: Lagari Hasan Çelebi, Süper Beyin Dergisi, sayı 20, sayfa 34.
LÜTFİ ŞAHİN

HEZARFEN AHMET ÇELEBİ

“Bilim ve edebiyat toplumların en önemli iki dinamiğidir.” (1)
        Tarihi inceleyen tarihçilerin ifade ettiği tarzı yukarıdaki cümlede bulmak mümkündür. Özellikle bilimde büyük çabalar harcayan toplumlar ileri düzeylere ulaşmış ve çok rahat yaşam sürmüşlerdir.
        “İlim ilim bilmektir,
         İlim kendin bilmektir,
         Sen kendin bilmezsen,
        İlim nice okumaktır”  (2)
        Yukarıdaki Yunus Emre’nin dizelerini adeta kendine destur edinmiş olan toplumumuzda, tarih içerisinde bilginlerine çok kıymet vermiştir. Gerçek ilim sahiplerini el üstünde tutmuş olan toplumumuz, bu günde adeta tarih içerisinde yaşamış olan bu bilginleri paylaşamamıştır. Doğum yeri bilinmeyen bilginler için “bizim şehrimizde doğmuştur” ya da naaşı nerede olduğu bilinmeyen bilginler için “naaşı bizim şehrimizdedir” gibi ifadelerle, bu bilginleri adeta paylaşamadıklarını ifade etmişlerdir.
        Mevlana , Piri Reis, İbn-i Sina, Mimar Sinan, Uluğ Bey, Akşemsettin, Yunus Emre, Biruni,  Aziz Mahmut Hudayi vb binlerce konusunda uzman bilgin toplumuzda yaşamış ve hak ettikleri değerler verilmiş ve günümüzde de bizler tarafından anılmaya devam etmektedirler. Eserleri ile bizlere bir çok öğütler vermiş olan bu bilginler, asırlar sonra yaşayan eserleri ile insanlığa hizmet etmişlerdir.
        Toplumumuzda asırlar önce yaşamış olan ve bilgisinin çokluğu nedeniyle Hezarfen lakabıyla anılan bir bilgin:Hezarfen Ahmet Çelebi.
        1609 yılında doğan Hezarfen Ahmet Çelebi, bilgisinin çokluğu nedeniyle halk arasında “bin fenli” anlamına gelen Hezarfen lakabıyla anılmıştır.
        Bir çok araştırma yapmış olan Ahmet Çelebi, 10. Yüzyılda yaşamış olan İsmail Cevheri’nin eserlerinden ilhamlar almış ve uçma denemeleri yapmıştır. İsmail Cevheri’nin eserlerini dikkatlice inceleyen  Hezarfen, kanada benzer bir sistemle Galata Kulesi’nden kendini boşluğa bırakır. İstanbul  Boğazı’nı geçer ve 3358 metre ötede bulunan Üsküdar’daki Doğancılar’a inmiştir.
        Sarayburnu’ndaki köşkünden durumu seyreden 4. Murat bundan çok hoşlanır ve Hezarfen’e bir kese altın hediye eder. Ancak daha sonraları 4. Murat “bu ademin elinden her şey gelir, her şeyi başarabilir” şeklinde düşünür ve bu düşüncesi nedeniyle Hezarfen’i Cezayir’e sürgün eder.
        Hezarfen 1640 tarihinde Cezayir’de vefat etmiştir.
        Azim bir insanın başarılı olmasında çok önemlidir. Ne istediğini bilen ve bu konuda azmeden mutlaka başarılı olur. Unutmamalı ki kayaları delen yağmur damlalarının gücü değil sürekliliğidir.
        Başarılı bir ömür yaşamanız temennisiyle…
        DİPNOTLAR:
        1-Lütfi Şahin’in bilimle ilgili söylemiş olduğu bir cümledir.
        2-Yunus Emre’nin dizelerinden alınmıştır.
        KAYNAKLAR:
        1-http://tr.wikipedia.org/wiki/Hezarfen_Ahmet_%C3%87elebi

LÜTFİ ŞAHİN

ESERLERİYLE BİLİME IŞIK TUTMUŞ BİR GÖK BİLİMCİ: ALİ KUŞCU

  Tarih okundukça daha fazla araştırma yapmayı gerektirecek bilginlerin yaşamları ile süslüdür. Bu bilginler kendi toplumlarına ışık tuttukları gibi, tüm insanlığa da ışık tutmuşlardır.
        Yaşamları bile bizlere öğütler vermiş olan bu bilginler insanlığa ne yapmaları gerektiğini ya da ne yapmamaları gerektiğini söylememişler, adeta bunları bizlere yaşatmışlardır. Onların hayat hikayelerini okudukça aslında ne yapmamız gerektiğini ya da ne yapmamamız gerektiğini görmüşüzdür.
        Evet, bu insanlar başarılı olmuşlar ve bu başarılarıyla bizlere öğütler vermişlerdir. Hayatında başarı isteyenler bu bilginleri araştırabilirler, hayatlarında mutluluk isteyenler bu bilginleri araştırabilirler ve hayatlarında başka fonksiyonları isteyenler... bu bilginlerin yaşamlarından çok güzel örnekler bulacaktır.
        Başarılı olmanın en temel şartının sabırlı olmaktan geçtiğini ifade edecek olan bir kişisel gelişim uzmanı adeta bir sabır abidesi olan ve bu sabrın gereğini 40 yıl boyunca yerine getiren Yunus Emre'den örnekler verecektir. Evet, Yunus 40 yıl boyunca dergahına eğri odun getirmeye utanmıştır ve adeta bir sabır abidesi olmuştur.
        Yaşantısında mutluluğu yakalamak isteyenlere seminer veren bir kişisel gelişim uzmanının vereceği en güzel örnek ise Mevlana olacaktır. Uzman, Mevlana'nın hoşgörüyle, tavazuyla, sevgiyle yakalamış olduğu mutluluğu örneklerinde ayrıntısıyla dile getirecektir.
        Daha bir çok örneği tarihin aydınlık sayfalarında görebiliriz. Bu örnekler "ilmin ve sevginin evrensel olacağı" düşünülünce aslında tüm insanlık için geçerlidir.
        Böylesi bir yaşam tarzını benimseyip insanlığa örnek olmuş bir Türk Bilgini: Ali Kuşcu...
        Asıl adı Ali Bin Muhammed olan Ali Kuşcu 1403 tarihinde Semerkant'ta Dünya'ya gelmiştir.  Babası olan Muhammed, Timur Kralı ve aynı zamanda astronomu olan Uluğ Bey'in kuşcusu olduğu için bu lakap verilmiştir.
        Küçük yaşlardan itibaren matematik ve astronomiye ilgi duyan Ali Kuşcu, Bursalı Kadızade Rumi, Gıyaseddin Cemşid ve Muinuddin Kaşi'den dersler almıştır. Daha sonraki yıllarda bilgisini arttırmak için Kirman'a gitti.
        Kirman'daki eğitimini tamamlayan Ali Kuşcu, Uluğ Bey'in yanında yardımcı ve rasathanesinde müdür oldu.
        Daha sonraki yıllarda 2. Mehmet'in davetiyle İstanbul'a gelen Ali Kuşcu Ayasofya Medresesi'ne müderris oldu. 16 Aralık 1474 tarihinde İstanbul'da vefat etmiştir.
        Ali Kuşcu yaşamı boyunca bir çok eser yazmıştır. Eserlerinden bazıları şunlardır:
        -Risale-i fi'l Hey'e
        -Şerh-i Tici Uluğ Bey
        -Risale-i fi'l Fethiye
        -Risale-i fi'l Muhammediye
        -Unkud-üz-Zevahir fi Man-ül- Cevahir

        KAYNAKLAR
        1-http://tr.wikipedia.org/wiki/Ali_Ku%C5%9F%C3%A7u

LÜTFİ ŞAHİN

BİRUNİ

      5 Eylül 978’ de Dünya’ya gözlerini açan ve adeta tarih içerisinde “astronominin ve matematiğin babası olacağım” diyecek kadar büyük bir dahi olan kişi:Biruni.
        Tam adı Ebu Reyhan Muhammed Bin Ahmed El Biruni’dir. Harezm’de Dünya’ya gelen Biruni yaşamı içerisinde 180’den fazla eser yazmıştır. Ancak günümüze çok az eseri ulaşabilmiştir.
        Müslüman olan Biruni’nin Türk kökenli olduğunu söyleyenler olduğu gibi Fars kökenli olduğunu iddia edenler de olmuştur.
        Küçük yaşta babasını kaybeden Biruni’yi Harizmşahlar korumuştur. Sarayda matematik ve astronomi tahsili yapmıştır. Buradaki ilk hocaları İbn-i Irak ve Abdussamed Bin Hakim’dir.
        İlk kitabını 17 yaşındayken yazan Biruni daha sonra İran’a gitmiş ve burada da çalışmalarını sürdürmüştür.
        Yazdığı eserlerden Aristo’yu bildiği anlaşılmaktadır. Zamanın büyük alimlerinden İbn-i Sina ile bazı konularda ters düşmüştür. İbn-i Sina ile yaptığı yazışmalardan bu durum ortaya çıkmaktadır.
        Biruni kitap okumaktan daha çok direk bilimle uğraşmanın insanı daha çok geliştireceğini savunmuştur. Bu durum günümüzdeki yaparak-yaşayarak eğitim yöntemine uymaktadır.
        1017 yılında Gazneli Mahmut Harezm Devleti’ni yıkınca Biruni Gazni şehrine giderek Gaznelilerin himayesine girmiştir. Sarayda büyük itibar gören Biruni Gazneli Mahmut’un Hindistan seferine katılmıştır. Hindistan alınınınca burada Nendene şehrine yerleşmiş ve bilimsel çalışmalarına devam etmiştir. Burada Sanskritçeyi öğrenerek Hintlilerin kültürleri üzerine araştırmalar yapmıştır.
        İleriki yıllarda Gazni şehrine gitmiş ve yaşamının geri kalanını burada tamamlamıştır.
        Modern astronominin kullandığı bir çok veriyi daha o yıllarda eserlerinde dile getiren Biruni’nin matematik, coğrafya, tarih, kimya, sosyoloji, farmakoloji, tıp, felsefe, fizik, psikoloji gibi onlarca dalda yazılmış eserleri mevcuttur. Yaşamı içerisinde birde roman yazmış olan Biruni’nin astroloji üzerine yazdığı bir kitabı da mevcuttur.
        Yaşamı içerisinde yüzlerce eser yazmış olan Biruni’nin en önemli eserleri şunlardır:
         1-El-Âsâr''il-Bâkiye an''il-Kurûni''i-Hâli-ye
        2-El-Kanûn''ül-Mes''ûdî
        3-Kitâb''üt-Tahkîk Mâ li''l-Hind
        4-Tahdîd''ü Nihâyeti''l-Emâkin li Tas-hîh-i Mesâfet''il-Mesâkin
        5-Kitâbü''l-Cemâhir fî Mâ''rifet-i Cevâ-hir
        6-Kitâbü''t-Tefhîm fî Evâili Sıbaâti''t-Tencîm
        7-Kitâbü''s-Saydele fî Tıp
        Batı ülkelerinde Alberuni ya da Aliboron adıyla anılan Biruni için ırk denilen kavramın önemi yoktu. Aynı zamanda bütün dinlere de saygı göstermiş bir bilgindir.
        Tıp alanında ilk defa sezeryanla bir bayanın doğum yapmasını sağlayan Biruni, aynı zamanda eczacılık ile ilgili eserleriyle de dikkatleri üzerine çekmiştir.
        13 Aralık 1048 tarihinde vefat etmiştir.
        KAYNAKÇA:
        1-http://tr.wikipedia.org/wiki/El-Bir%C3%BBni

LÜTFİ ŞAHİN

MADDENİN HALLERİ

       " Atomlardan oluşan ve atomlardan oluştuğu için tanecikli yapıya sahip olan nesnelere madde adı verilir."Bu tanım genel olarak bütün kimya bilginlerinin kabul edebileceği bir tanım olup bana ait bir tanımlamadır.Ne şekilde olursa olsun madde tanecikli yapıda olup atom denilen ve gözle görülemiyecek kadar küçük olan yapılardan meydana gelmiştir.Modern kimyanın tanımı ise basitçe şöyledir:"hacmi ve kütlesi olan nesnelere madde adı verilir."Asıl olarak bir nesnenin hacmi ve kütlesinin olma nedeni,o yapıyı oluşturan taneciklerden,yani atomlardan kaynaklanmaktadır.Gözle görülemeyen ve kuantum fiziğinin,atom fiziğinin oluşmasına neden olan atom adı verilen nesne asıl olarak hacmi ve kütlesi olan taneciklerdir.Bu tanecikler bir araya gelerek bugünkü madde tanımlamasının oluşmasına neden olmaktadır.Zaten atomun tanımlaması da basitçe şöyledir:"maddenin en küçük yapıtaşına atom adı verilmektedir."
        Bu atom denilen yapıtaşları üç ana parçacıktan oluşmaktadır,bunlar ise:proton,nötron ve elektron adı verilen parçacıklardır.Bu parçacıkların sayısı ise o atomun iç dinamiğini,yani kimyasal özelliklerini meydana getirmektedir.Bu özelliklerden bir kısmı ise maddenin fiziksel özelliklerini etkilemektedir,sonuçta ise belli sıcaklıkta katı,belli sıcaklıkta sıvı, belli sıcaklıkta gaz halinde bulunan bir madde yapısı ile karşılaşmaktayız.Asıl olan şudur,maddenin hangi sıcaklıklarda katı,hangi sıcaklıklarda sıvı ve hangi sıcaklıklarda gaz halinde bulunacağı,o maddenin atomik yapısı yani kimyası ile ilgilidir;ancak maddenin katı,sıvı ve gaz halinde bulunma şekli ise o maddenin fiziksel özelliğini ifade etmektedir.Ben bunu basit bir örnek ile ifade etmeye çalışacağım...Demir elementi dayanıklı bir elementtir ve bu elementin katı halden sıvı hale geçmesi için binlerce derecelik bir sıcaklığın olması gerekmektedir,ama yine bir metal tipi olan civa ise oda sıcaklığında sıvı hale geçmektedir.İşte bu hal değiştirme sıcaklıklarını belirleyen atomun genel yapısı yani kimyasal özellikleridr,ancak maddenin hal değiştirmiş hali o maddenin fiziksel yapısının değiştrilmiş halidir.Yani sıvı haline getirilmiş bir madde istenirse tekrar kolaylıkla katı hale getirilebilinir.Bu nedenle de maddenin hal değişimi fiziksel bir değişim olarak ifade edilmektedir.
        Konunun içerisine dalmışken basitçe bu hal değişikliklerinde maddenin özelliklerine basitçe değinmeden edinemeyeceğim...Katı madde,maddenin en kararlı hali olup kendine has bir şekli vardır.Sıvı olan maddelerin ise kararlı halleri daha azalmış olup atomlar arası uzaklık biraz daha açılmıştır,ayrıca sıvı maddeler konuldukları kabın şeklini almaktadırlar.Gaz halindeki maddeler ise,maddenin en kararsız hali olup atomlar arası iyice artmıştır.
        Peki, maddenin halleri sadece bunlar mı? Tabi ki hayır... Bir de ağır sanayide kullanılan ve benim maddenin yıldızlarda bulunan hali adını verdiğim bir hali mevcuttur. Evet , yanlış duymadınız; maddenin yıldızlarda bulunan bir hali vardır ki; maddenin bu haline plazma hali adı verilmektedir.
        Maddenin plazma hali olarak adlandırılan ve sanayide kullanılan şekline yarı plazma hal, yıldızlarda bulunan haline ise tam plazma hal adı verilen bir hal durumu da mevcuttur. Bu hal yüksek sıcaklıkta ya da yüksek basınçta ortaya çıkan bir hal durumudur. Genellikle on bin derecenin üzerindeki sıcaklıklarda gazlar yörüngelerinde bulunan elektronları kaybederek iyon haline gelirler. Ben burada gazlar gelir diyorum, ancak genel olarak on bin dereceyi bulan sıcaklıklarda gaz haline dönmeyen madde de kalmayacaktır.
        Maddenin plazma hali denilen hal durumu genel ifadeler çerçevesi içerisinde iki gruba ayrılmaktadır. Bunlardan birisi daha az sıcaklık ya da basınç altında oluşan ve adına kısmi iyonlaşmış plazmalar denilen şekli, ikinci olarakta daha yüksek sıcaklıkta ya da basınçta oluşan ve özellikle de yıldızlarda görülen plazma hali vardır ki, buna da tam iyonlaşmış plazma hali adı verilmektedir.

LÜTFİ ŞAHİN

ATOM

       Madde ile ilgili yapılan basit tanımlama şu şekildedir: "Hacmi ve kütlesi olan her şeye madde denir." Madde olan her şeyin bir hacmi ve bu hacmi dolduran bir kütlesi vardır.
        Madde ile ilgili çalışmalar yapan bilim insanları, maddenin daha küçük parçacıkların bir araya gelmesi sonucu oluştuğunu tespit etmişlerdir. Bu parçacıklara atom adı verilmiş ve atom şu şekilde ifade edilmiştir: "Maddenin en küçük yapıtaşına atom denir."
        Gözümüzle gördüğümüz ve göremediğimiz bütün maddeler atomlardan oluşmuştur. Taşı görürüz ve taş atomlardan oluşmuştur. Havayı göremeyiz, ama madde olan havada atomlardan oluşmuştur.
        Doğada yer alan her madde değişik atomlardan oluşmuştur. Atomların bazıları tek tip özellikte olan maddeleri oluştururlar, bunlara element adı verilir. Demir, çinko, bakır gibi maddeler saf haldeyken birer elementtir.
        Bazı atomlar ise diğer başka atomlarla bağ oluştururlar ve bunlara bileşik adı verilir. İki tane hidrojen atomu bir tane oksijen atomu ile bir araya geldiği zaman su denilen bileşiği meydana getirirler.
        Doğada gördüğümüz bu kadar çeşitli maddenin olmasının nedeni atomların değişik oranlarda bir araya gelerek bileşik oluşturmasıdır. Bunu bir örnekle açıklayacak olursak, alfabemizde 29 tane harf vardır, ancak bu harfler değişik şekillerde bir araya getirilerek binlerce farklı kelime oluşturulabilmektedir. İşte doğada yer alan 105 tane atomda bu şekilde değişik oranlarda bir araya gelerek binlerce tipte değişik özellik ve yapıda bulunan maddeyi meydana getirmektedirler.

LÜTFİ ŞAHİN

ASİTLER VE BAZLAR

      Maddenin iç yapısı  ile ilgilenen bilim dalına kısaca kimya adı verilmektedir.Kimya bilimi,maddenin sınıflandırılması ve bu sınıflandırma esnasında kullanılacak teknik ve yöntemlerin belirlenmesinde izlenecek yolları belirler.
         Sınıflandırma kelimesi belki bazılarınız da ters etki oluşturabilir;ama birçok bilim dalında olduğu gibi kimya bilimi de bir sınıflandırma sistemleri bütünüdür.Maddenin sınıflandırmasından tutunda,meydana gelen reaksiyonların sınıflandırılmasına kadar hepsi bu sınıflandırmanın içerisinde yer almaktadır.
        Kimya bilimi maddenin iç yapısı ile uğraşmakta ve maddenin atomlardan oluştuğunu ifade etmektedir.Madde atomlardan oluşmakta ve tanecikli bir yapıya sahip olmasıda ilave edilmektedir.
         Basit bir sınıflandırma yapacak olursak,kimya bilimi maddenin üç hali olduğunu söylemektedir.Bunlar ise katılar,sıvılar ve gazlar olup,madde burada üç sınıf içerisinde ele alınmıştır.Bir başka sınıflandırma ise maddelerin çözeltilerinin ph değerlerine göre yapılan sınıflandırmadır.Buna göre ise maddeler asidik,bazik yada nötür karakterlerde olabilmektedir.
        Bunlardan birincisi olarak asidik karakterdeki maddeleri ele alalım...PH değeri 7'nin altında olan ve tatları ekşi olan bu maddeler,mavi turnusol kağıdını kırmızıya çevirmektedir.Kuvvetli asit dediğimiz yani ph değeri düşük olan asitler suda tamamen iyonlarına ayrışırken,zayıf dediğimiz yani ph değeri 7'ye yakın olan asitler ise kısmen iyonlaşmaktadır.Bütün asitler elektrik akımını iletmektedir.Kuvvetli asitlerin tahriş edici olması da ayrıca ele alınabilir.Asitlerin aktif metallerle tepkimeye girmesi sonucu hidrojen gazı açığa çıkmaktadır.Bazı ametallerin oksijenle oluşturdukları bileşiklerin sulu çözeltisi asit özelliği göstermektedir.Asitler fenolftalein maddesi ile renksiz bir hal almaktadır.
         İkinci olarak ise bazları ele alabiliriz.PH değeri 7 ile 14 arasında olan bazların sulu çözeltilerinin tatları acı olup,kırmızı turnusol kağıdını maviye döndürürler.Kuvvetli bazlar suda tamamen iyonlarına ayrılırken zayıf bazlar kısmen ayrılmaktadır.Asitlerde olduğu gibi sulu çözeltileri elektrik akımını iletmektedir.Anfoter metallerle tepkimeye girerek hidrojen gazı açığa çıkarırlar.
        Üçüncü olarak ise nötür maddeleri ele alabiliriz...Bu maddelerin ph değerleri 7'dir.Bunlara en güzel örneği ise su olarak verebiliriz.
        Birde asitler ve bazlar birleştikleri zaman nötürleşme tepkimesi meydana gelir ve tuz ile su meydana gelir.Elektrik iletkenliği dışındaki diğer özellikleri ortadan kalkmış olur...

LÜTFİ ŞAHİN

YARI İLETKENLER VE ELEKTRONİK

Kimya maddeyi elementer düzeyde üç grupta incelemektedir; iletkenler, yarıiletkenler ve yalıtkanlar. Peki kimya bilimi neden bu tip bir sınıflandırma yapmıştır? İsterseniz önce bunu bir irdeleyelim.
Elemetlerin elektriği iletme özellikleri olan ve kimyanında sınıflandırma yapmasına neden olan koşul, elementlerin son yörüngelerinde taşımış oldukları elektron sayısı ile ilgilidir. Son yörüngedeki elektron sayısı 1-3 arasında olan elementler iletken, 4 olan elementler yarıiletken ve son yörüngesindeki elektron sayısı 5-6 olan elementler de yalıtkan sınıfı içerisinde yer almaktadır. Bu elementlerden iletkenler elektriği serbest biçimde elektriği ileten grup arasında yer almaktadır, yarıiletkenler sınırlı geçirgenliğe sahiptirler ve yalıtkanlar ise elektriği iletmemektedirler...Son yörüngedeki elektron sayıları ile iletkenlik koşulunun sağlanma nedeni ise, elektrik akımının dalgasal bir hareket halinde ilerlemesidir. Yani elektronlar bir uçtan başlayarak diğer uca kadar gitmezler, elementin üzerinde yer alan elektronlara çarparlar ve bir elektron diğerini hareket ettirerek iletim sağlanır. İşte, iletkenlerde yer alan o 1-3 elektronluk kapasite elektriğin iletimini sağlamakta; yalıtkanlarda yer alan 5-8 elektronluk kapasite ise elektriğin iletimine izin vermemektedir. Yarıiletkenler ise şartlar uyumlu olursa elektriği iletmektedir.Peki şartların uyumlu olması nasıl gerçekleştirilmektedir? İşte burada kullanılan teknoloji elektroniğin kullanım sahasına girmektedir. Elektronikte kullanılan transistörler ile entegre yapılarında ve bir çok alanda kullanılan yarıiletkenlerde, belli sayıda elementer yarıiletkenin belli oranlarda kullanılması sonucu, yarıiletkenler birer iletken haline gelmektedir. Yarıiletkenin belli aralıklarda iletken ve belli aralıklarda yalıtkan haline getirilme işlemi ise elektroniğin temel akım geçişini sağlamaktadır. Yani elektriksel akımların düzeni sağlanmakta ve bu düzen sayesinde hangi devrede ne kadar süre ile ne kadar elektrik akımına ihtiyaç varsa o kadarlık bir geçişe izin verilmekte ve bunun sürekliliği sayesinde devre gerekli işi başarmış olmaktadır...
LÜTFİ ŞAHİN

IŞIK SİSTEMLERİ VE ELEKTRONİK

İnsanların bildiği en eski aydınlanma kaynağı güneş olup bugün de güneş insanların bildiği en büyük ışık kaynağıdır.İnsanlar tarih içerisinde güneş ve güneşin aydınlatma özelliğinden istifade etmiştir.Zaman içerisinde teknik bilgilerin artması ile birlikte balina yağından yapılmış mumlar kullanılmaya başlanmıştır.İleriki dönem içerisinde ise petrol ve petrolün yan ürünleri kullanılmaya başlanmıştır.Ama insanların kendi ürettiği teknik bilgi o kadar ileri bir düzleme ulaşmıştır ki,elektriğin bulunması ile beraber Edison ampul adı verilen ışıklandırma sistemlerini geliştirmiştir.20. yüzyıldan itibaren ise artık ışıklandırma sistemleri sadece aydınlanma amaçlı kullanılmamış,aydınlanmanın yanı sıra ışığı şekillendiren sistemler geliştirilmiştir.
Bana diyebilirsiniz ki;ışık nasıl şekillendirilir ve ışığa nasıl ruh verilir?20. yüzyılın ilk yarısı itibari ile fizik bilimi yeni teknik gelişmelere gebe kalmış ve bu teknolojik gelişmenin adına elektronik adı verilmiştir.İşte aydınlanma sistemlerine ruh verme sanatı elektronik sistemleri ile mümkün hale gelmiştir.Bazılarınız,okumuş olduğu kaynak eserlerde belkide ışığa ruh verme teknolojisinin laser adı verilen sistemler bütünü olarak ifade edildiğini görmüştür.Ancak uyarılma sonucu meydana gelen yüksek enerjili şua olarak adlandırılan laser sistemlerinin gelişimi de elektronik teknolojisinin gelişimi ile paralellik göstermektedir.Hakeza laser sistemleri üç ana grupta incelenmekte ve bunlardan bir grup ise yarıiletken laser olarak geçmektedir.Konu ile ilgili daha fazla bilgiye ulaşmak isteyenler,laser üzerine yazmış olduğum,ışığa ruh verme adlı makaleme bakabilirler.
Elektronik sistemlerinin ilk yarı gelişiminde lamba sistemleri ve ikinci yarı gelişiminde ise yarıiletkenler çok büyük kullanım alanı bulmuştur.Hakeza günümüzde yapılan elektronik sistemleri de yarıiletken teknolojisi ile yapılmakla beraber çok ince bir teknolojiyi üzerinde taşıyan mikroelektronik sistemler bütünü ve silikon sistemleri ile geliştirilen mikroprocesürler sistemini bünyesinde barındırmaktadır.Işığa ruh verme yada şekil verme olarak adlandırdığım sistemlerin en önemlisi televizyonlardır…Düşünsenize ilk yapılan televizyonlardaki piksel düzeneği ile günümüzde yapılan televizyonların piksel düzeyindeki gelişmesi arasındaki farkın büyüklüğünü…200 yıl önce bunu birisine anlatmaya kalksaydınız size muhtemelen deli derdi,bugün ise insanlar olayı öyle geniş açı ve perspektiften ele almakta ki,ışınlama sistemlerini bile anlatsanız bu mümkün olabilir demektedir.Günümüzde yapılan televizyon sistemlerinde kullanılan yarıiletken miktarı 100 ler ile ifade edilen gramlar düzeyinde,ancak yapılan iş madde satışı değil,teknoloji satışı olarak ifade edilmektedir.
Işığa şekil verme sanatı öyle bir makale ile ifade edilecek kadar da basit bir teknik bilgi olmayıp,bu konu ve türev ve integral konuları içerisinde bu konu ile ilgili beklide milyonlarca makale yazılmıştır.Ancak benim burada vereceğim ikinci örnekler bütünü ile konuyu kapatmak istiyorum.Tıp elektroniği ile hastanelere giren ve hastaların kontrolünde çok önemli rol oynayan sistemlerin çalışma prensibi de yine elektriksel sinyallerin yarıiletken sistemleri ile denetimi sonucu mümkün olmaktadır.Burada ister ekg,ister tomografi veya hangi tıp elektroniği sistemi olursa olsun,yapılan işlem basit olarak budur. 
LÜTFİ ŞAHİN

ELEKTRONİK VE DEVRE ELEMANLARI

Teknoloji devriminin büyük bir açıklık içerisinde yaşandığı yıllar olan 20. yy devrini geride bıraktık, ancak o yıllara ait bilimsel ve teknolojik gelişmelerin meyvalarını daha yeni toplamaya başladık. 20. yy a ait çalışmaların büyük bir kısmını ise fizik çalışmaları oluşturmuştur. Özellikle fizik biliminin elektrik ile ilgili olan bölümleri büyük bir ivme kazanmış ve netice itibari ile de iç içe geçmiş teknik kavramlar ve alt kategoriler oluşmuştur.
Öyle değil midir? Elektrik ile ilgili geliştirilen cihazların, öyle çok uzun bir geçmişleri yoktur. Konu ile ilgili okurlarım dediklerimi hemen tasdik edeceklerdir. Ama baş döndürücü çalışmaların yaşandığı 20. yy ve özellikle de ikinci yarı bize insanın ne kadar çaba gösterdiğini ifade etmektedir.
Ampülün icadı ve gramofonun yapımı, ardından gelen dev komputurleri beraberinde getirmiştir. Bu çalışmaların sürekliliği sonucunda fizik bilimi yeni bir teknik boyut kazanmış ve bunun adına da elektronik denmiştir… Elektronik teknik bilimi hayatın bir çok bölümünde yerini almış ve kendi içerisinde bile yüzlerce alt kategoriye ayrılmıştır. Endüstriyel elektronik, tıp elektroniği, dijital elektronik vb bir çok alt bölüme ayrılmıştır. Öyle ki fizik bilimi içerisinde yer alan elektronik teknoloji bilimi, ayrı bir bilim dalı olarak üniversitelerde okutulmuştur.
Peki, elektronik nedir ve hangi çalışma prensiplerini ele alır? Bu soru ise, yüzlerce kitap ile bile cevaplandırılamayacak kadar geniş bir hitabeti gerektirmektedir. Genel olarak, düşük akımlar ile yüksek akım ve gerilimlerin kontrolüne dayalı bir teknik bilim dalıdır diyebiliriz. Yani bu cümledeki kasıt, küçük değerdeki akım değerleri ile çok büyük değerdeki akımların kontrolü diyebiliriz. Bu olay, televizyondan tutunda bilgisayarlara varıncaya kadar bütün elektronik cihazlarda yer edinmiştir. Akım yerine göre belli değerlerde, yerine göre belli zaman aralıklarında, yerine göre belli frekanslarda verilerek elektronik çalışma sistemleri oluşturulmuştur.
Yukarıdaki son cümlede geçen olayları basit şekillerde ifade etmek isterim… Siz bir radyoda kulaklık kullanabilirsiniz ya da radyoyu hoparlörden dinleyebilirsiniz. Bu olay, akıma belli değerler verilerek yapılmaktadır. Yani kulaklıkta farklı değer, hoparlörde ise farklı değerler kullanılmaktadır. Akımın belli zaman aralıklarında kullanılmasına vereceğim örnek ise elektronik saatler olacaktır. Siz bir elektronik saati kurduğunuz zaman, sizin kurduğunuz vakit gelene kadar, saatin zili çalmıyacaktır. Saat çaldığı zaman, saatin elektronik aksamı, saatin zil bölümüne akım göndermiş demektir. Akımın belli frekanslarda kullanılması olayına ise televizyonlardaki kanalları örnek vermek isterim. Televizyonlardaki kanallar belli frekans değerlerinde yapılan frekans yayınları ile yayınlanmakta ve bu neden ile de bir kanalın frekansı, diğer kanalın frekansı ile karışmamaktadır.
Peki, elektronikte kullanılan elektronik devre elemanları nedir sorusunu sorabilirsiniz… Bu soru o kadar geniştir ki, konu ile ilgili binlerce kitap ve milyonlarca makale olduğu halde yine de tam bir açıklama getirilememektedir. Bu devre elemanlarını kısaca adlandıracak olursak; dirençler, kondansatörler, transistorler, tristörler, triyaklar, quadraklar, kristaller, bobinler kullanılan yüksek değerdeki akım ile çalışan devre elemanları olup bunlar yanında; operasyonal entegreler, lojistik entegreler, mikroteknik ile hazırlanan entegreler, mikroprosesürler gibi daha düşük akım değerlerinde çalışan devre elemanlarını da vermek mümkündür.
Elektronikte kullanılan en basit devre elemanlarından birisi dirençlerdir. Dirençler elektronik devrelerinde kullanılan ve elektroniğin olmazsa olmaz denilen devre elemanlarıdır.
Sizler dirençleri lisede veya üniversitede basit şekilleri ile görmüşsünüzdür. Seri bağlamada direncin değerini yada gerilimin değerini yada akımın değerini öğretmenleriniz ile beraber çözmüşsünüzdür. Hakeza paralel bağlama içinde aynı şeyler söylenir. Çoğunuz deneme sınavlarında, oks sınavlarında yada üniversite sınavlarında direnç konusu ile ilgili sorular çözmüşsünüzdür. İşte sınavlarda basit sorularla çözmeye çalıştığınız direnç problemleri, elektronikte çok kapsamlı bir biçimde ele alınır.
Direnç nedir? Nerede kullanılır? Kısaca bunlara değinmek istiyorum. Dirençler genel manada karbondan yapılmış ve elektriksel gerilime karşı belli bir zorluk gösteren devre elemanlarıdır.
Dirençlerde kullanılan ifade "ohm" dur. Basit olarak bir kaç ohmdan milyarlarca ohma kadar direnç değerleri kullanılır. Ohm değerleri hacim ölçüleri gibi biner biner büyür ve biner biner küçülürler. "Ohm, kiloohm, megaohm..."gibi ifadeler kullanılır.
Dirençler, belirli bir düzende kullanılırlar. Elektronikte kullanılan diğer devre elemanlarına gidecek gerilimi denge altında tutmak amacı ile kullanılırlar. Sabit değerdeki dirençler olduğu gibi ayarlı direnç adı verilen dirençlerde kullanılmaktadır. Bizim genellikle elektronikte düğme olarak kullandığımız kısımlar birer ayarlı dirence bağlıdır. Ayarlı dirençler, devrenin istenilen değerde çalışması için kullanılan birer elemandır.
Elektronikte elektriksel akımı depo eden ve yerine göre direnç olarak kullanılan bir devre elemanı vardır. Bunlara kondansatörler adı verilmektedir.
Kondansatörler nedir? Nerede kullanılır?   Buna benzer sorulara bu yazımda yer vermek istiyorum. Genel olarak kondansatörler iki iletkenin arasına yalıtkan bir maddenin konulması sonucu oluşmuştur. Ancak bu olay basit değildir. Metal levhalar çok ince olup yalıtkan maddelerde bir o kadar incedir. Kondansatörün alacağı değer oranında yalıtkan maddenin inceliği ve türü belirlenir. Bu yalıtkan madde kağıt ya da naylon folyo  ya da hava olabilir. Bu yalıtkan maddenin çeşidi, kondansatörün alacağı değere göre değişmektedir.
Peki kondansatörlerin bu değerleri nasıl simgelenir. Kondansatörlerde kullanılan birim Fahrad'dır. Kondansatörlerin değerleri,direnç değerleri gibi biner biner büyür ve biner biner küçülürler.Milifahrad, mikrofahrad, nanofahrad, pikofahrad gibi...
Konunun başında kondansatörlerin ne işe yaradığından kısaca bahsetmiştim. Kondansatörler, doğrusal akım uygulandığında birer depo aracı olarak görev yaparlar; yani uygulanan akımı depo ederler. Ancak doğru akım değilde alternatif akım uygulandığında akıma karşı bir direnç gibi görev yaparlar. Bu özellikleri nedeniyle kondansatörler elektroniğin vazgeçilmez elemanlarıdır.
Makro düzeydeki devrelerden mikro elektroniğe kadar birçok yerde kondansatörlerden faydalanılmaktadır. Tabii ki devre elemanları belirli bir düzen ve sistem içerisinde bir araya getirilirler. Önemli olan kullanılan devre elemanının tam olarak ne işe yaradığını ve kullanılan değerin devreye uygun olup olmadığını bilmektir.
Transistörler nedir? Ne işe yararlar? İsterseniz bu gibi konulara da eğilelim... Bildiğiniz üzere elektriksel iletime göre maddeler üç gruba ayrılmaktadır. Bunlar; iletkenler, yalıtkanlar ve yarıiletkenlerdir... Her grup maddenin de elektronikte kullanım sahası vardır. Bunlardan yarıiletkenler ise transistörlerin ve entegrelerin yapısında yer almaktadır. Sadece bu yapılarda değil, diğer birçok elemanda da kullanılmaktadır.
Transistörler genel olarak akımın geçişini kontrol ederek devrenin belli bir düzende ve sistemde çalışmasını sağlarlar. Yeri geldiğinde küçük bir akımın büyütülmesinde ve yeri geldiğinde devreye giden akımı keserek iş görür.
Genel olarak transistörler iki yarıiletkenin biraraya getirilmesi sonucu oluşturulmuştur. Oyuklara uygun gerilim verildiği zaman ise bu yarıiletkenler birer iletken haline gelmektedir. Oyuk dediğim ise iki yarıiletkenin birleştiği kısımdır. İşte bu bölüm transistörde beyz adı verilen ucunu simgeler.   Dİğer uçlar ise emitör ve kollektördür.
İki tip transistör vardır. NPN tipi ve PNP tipi olmak üzere iki tiptir. Bunlardan NPN 'nin beyzine artı, PNP'nin beyzine eksi geldiğinde transistör iletken haline geçmektedir...
LÜTFİ ŞAHİN

DİJİTAL ELEKTRONİK ÜZERİNE

Fizik bilimi çok geniş kapsamlı bir bilim dalı olup, diğer bir çok bilim dalı ile de ilişkilendirilmiş ve iç içe geçmiş bir sistemler bütünü olarak yerini almıştır. Fiziğin sadece madde düzeneği ile ilgili bile binlerce alt bölümü oluşmuştur. Sadece yerçekimi ile ilgili bile binlerce alt hipotez oluşturlmuş,bunların ifadesi için ise alt dallarda fizik bölümleri oluşturulmuştur.
Fizikte bir çığırın oluşması ise yıldırımda oluşan şeyin aslında elektron hareketi olduğu sonucu ile doğmuştur. Bir de bu elektriğin durağan olup; bu elektrik tipinin akan türünün olduğunun da tespiti ile olaylar daha ileri boyutta cereyan etmiştir. Edison’dan sonra ise elektriğin şekil almasının mümkün olduğu saptanmıştır. Elektriğin değişik şekil ve biçimlerde şekillendirerek sese ve ışığa çevirilebileceği tespit edilmiş, 20.yy’ın ikinci yarısından itibaren ise bu şekil alma çok ileri boyutlara ulaşmıştır. İki katlı bir ev büyüklüğünde de olsa ilk bilgisayarın yapılması da bu olayı desteklemiştir. Bu şekilde elektriğin şekil alması ile sonuçlanan sistemler bütününe ise elektronik adı verilmiştir. Elektronik, fizik bilimi içerisinde yer alan ve çok büyük bir bilgi kapsamına sahip olduğu için ayrı bir bölüm olarak ele alınan sistemler bütünüdür. Yarı iletkenlerin keşfi ile beraber elektronik bilimi ayrı bir önem kazanmış ve ileriki dönem içerisinde dijital elektronik adı altında alt bir bölümde lojistik entegrelerle yapılan sistemler bütünü yerini almıştır. Bu sistemler bütünü binary sayı sistemine göre çalışmaktadır. Yani 0 ve 1 dizinleri şeklinde olan bir elektriksel ağ düzeneği şeklinde çalışan bir sistemler bütünü hazırlanmaktadır. Bunlardan 0 gerilimin var olmadığını göstermekte, 1 ise gerilimin varlığını göstermektedir. Bunlar basit olarak ve kapısı denilen and gate; ve değil kapısı denilen nand gate; veya değil denilen or gate; veya değil adı verilen nor gate… Bu listeyi bu şekilde uzatmak mümkün, ancak en önemlileri yukarıda saydığım dört tanesidir. İki girişi olan ve bir and kapısı olan 4081 entegresini ele alalım. Bu entegre içerisinde yerleşmiş olan 4 adet and gate kapısı olup her birisinin iki girişi ve bir çıkışı vardır. Girişlere A ve B diyelim; çıkışa da Q adını verelim. Eğer her iki girişe gerilim uygularsanız çıkış olan Q’da gerilimin olduğunu görürsünüz. Girişlerden sadece birisine gerilim verir ve diğerine vermezseniz Q çıkışında gerilimin olmadığını görürsünüz.Yani ve kapısında şunu anlamalıyız;A ve B kapısının ikisinde gerilim olursa Q çıkışında gerilim olur, olmazsa olmaz… 7432 adı verilen entegre bir or gate entegresi olup, bu entegrede de or gate üniteleri iki girişlidir. Bu entegrede her iki girişe gerilim verildiğinde yada girişlerden birisine verilirse ve diğerine verilmese dahi çıkışta gerilimin olduğu görülür. Sadece girişlerin her ikisine gerilim verilmediği taktirde çıkışta gerilimin olmadığı görülür. Yani A veya B şeklinde bir anlama söz konusudur. İkisinden birisinde bile gerilim varsa çıkışta gerilim vardır… Bir başka örnek ise cmos entegreler grubu içerisinde yer alan ve bünyesinde 4 ünitenin yer aldığı 4011 entegresidir. Bir nand gate entegresi olan bu entegrede bir üniteyi ele alır ve girişlerine A ve B, çıkışına ise C adını verirsek; A ve B girişlerinin birisine gerilim uygulanırsa diğerine uygulanmazsa C çıkışında gerilimin olduğunu görürüz; hakeza A ve B girişlerine gerilim uygulanmazsa o zamanda C çıkışında gerilimin olduğunu görürüz. C çıkışında gerilimin olmaması sadece girişler olan A ve B’ye aynı anda gerilimin uygulandığı durumlarda geçerlidir. Yine cmos entegreler grubu içerisinde yer alan ve bir nor gate olan 4001 entegresinde ise durum farklıdır… Bu entegre tiplemesinde de 4 ünite yer almakta, ancak çalışma sistemi farklı olmaktadır. Ünitelerden birisini ele alırsak; iki girişe aynı anda veya birsine bile gerilim uygulandığında çıkışta gerilimin olmadığını görürüz. Gerilimi çıkışta istiyorsak her iki girişten de gerilimi kesmeli, yani 0 durumuna getirmeliyiz.
NOT: Bu yazımı canım oğlum İbrahim Muhammed ŞAHİN ‘ e ithaf ediyorum.
NOT: Bu yazımı yazarken bana ait olan “lojistik entegreler” ile “nand ve nor gate” adlı yazılardan alıntı yaptım.
LÜTFİ ŞAHİN

AND KAPILI ELEKTRONİK KİLİT

İlk avladıkları yiyecekleri taze taze tüketen insanlar, aynı zamanda topladıkları meyveleri de taze taze tüketiyorlardı. Bir soğutucunun olmaması, hatta bırakın soğutucuyu bir tel dolabın olmaması, insanlar için büyük sorun oluşturmuştur.
Zaman içerisinde insanların geliştirdiği modellerden birisi yiyeceklerini toprak altına açtıkları çukurların içerisine saklamak, ileri ki dönemlerde ise evin alt mahzenine yapmış oldukları ve adına kiler dedikleri bölüme saklamak şeklinde olmuştur. Ama insan rahatına düşkün ve bu düşkünlük içerisinde de bilginler gerekli önemi kazanmıştırlar. Rahat yaşamak isteyen toplumlar, bilginlerini el üstünde tutmuş ve bunun meyvesini de diğer toplumlara muhtaç olmadan yaşayarak ve hem de rahat bir şekilde yaşayarak almışlardır.
Tel dolabı hadisesinde yaşanan olaylardan birisi ise abiyogenez hipotezi olmuştur. Yapılan çalışmalarda sineklerin açık bırakılan yiyeceklerin üzerinde kendiliğinden oluştuğu ve bu nedenden dolayı da evrim teorisinin devamı şeklinde kabul gören abiyogenez hipotezi kabul görmüştür. Ancak ileri ki dönemlerde yiyecekler tel dolap içerinse saklandığı zaman sineklerin üremediği ve sineklerin üremesi için yiyeceklerin üzerine ana sineklerin kurtlarını bırakması gerektiği sonucuna ulaşılmıştır. Bu ifadeler neticesi sonucu yanlış olan abiyogenez hipotezi terk edilmiş ve doğru olan biyogenez hipotezi kabul görmüştür.
İnsanların tek sakladıkları şeyler ise yiyecekler olmayıp; hem yiyeceklerini ve hem de değerli şeylerini sakladıkları dolapları ya da odaları kitleme ihtiyacını hissetmiştir. Basit tahta kilitler ilk etapta kullanılmıştır. Zaman içerisinde daha gelişmiş olan demir kilit ve anahtar sistemleri kullanılmıştır. Günümüzde artık bir çok değerli eşyanın saklandığı kısımlar parmak izi ile çalışan elektronik kilitler ile ya da kartlı sistemler ile kilit altına alınmaktadır. Bu sistemlerin birisi de şifreli elektronik kilitlerdir…
Benim bu kilitler ile ilgili olarak bir çalışmam var, ancak daha proje aşamasında… Diğer projelerimden kafamı kaldırıp bu projeyi hayata geçiremedim. Ancak deneyecek elektronik mühendislerinin mailini bekliyorum. Bu kildi yaparken bir and gate olan 4081 entegresinden faydalanacağız. 4081 entegresi içerisinde 4 ünite yer almakta ve bir entegre bizim şifremiz için yeterli bünyeyi taşımaktadır. Her bir ünitenin iki girişi ve bir çıkışı vardır. Şifreleme sisteminde şifremiz 1234 sayısı olsun. Bu sayıların dışında bir sayıya basıldığı zaman zener diyot aracılığı ile alarm çalışacak ve kilit kendini tamamen bloke ederek açılmayacaktır. Bu sayılara basılacak ve hem de sırasıyla… 1 sayısının olduğu butona basıldığı zaman entegrenin 1 nolu ünitesinin A ayağına gerilim gidecek; B ayağına ise her zaman gerilim verilecek. A ayağına gerilim geldiği zaman C çıkışında gerilim olacak ve bu da 2 nolu entegrenin A girişine gelecektir. 2 nolu entegrenin B girişi ise butona bağlı olacaktır. Eğer 30 saniye içerisinde bu butona basılmayacak olursa zamanlayıcı devreye girecek ve alarm çalışacak, bu arada kilit bloke olacaktır. Bu şekilde her ünitenin çıkışı diğer ünitenin bir girişine ve diğer girişe de buton bağlantısını yapacağız. En son ünitenin çıkışı ise elektronik roleye bağlı olacak ve bu role de kilidi açacak olan elektrik motoruna bağlı olacaktır.
Zaman bulup deneyen okurlarımdan sonucu bekliyorum, eğer benim vaktim olursa bende evime bu kilidi takmayı düşünüyorum… Çalışmalarınızda başarılar diliyorum…
LÜTFİ ŞAHİN

İNSANLAR 15 MİLYAR YAŞINDA

       Temel ihtiyaçlarını karşılamak için değişik çabalar gösteren insanoğlunun, binlerce yıllık dönem içerisinde rahat yaşama ifadesini kullanması bitmemiştir. Rahat yaşama ifadesi her alanda olmuş ve bu da merak bakımından yüksek niceliğe sahip insanların hep kazanmalarına neden olmuştur.
        Merak duyguları ast olarak tüm insanlar için geçerlidir. Ancak bazı insanlar için bu ifadenin karşılığı dev boyutlarda olmuştur. Belki avını daha rahat avlamak isteyen bir insanın merak ifadesi sonucu keskin aletleri bulması diğer insanlar için doğaldır; ancak günler boyu ve hatta yıllar boyu gökyüzünü inceleyen meraklı insanların yapmış oldukları çalışmalar, diğer insanları fazlaca alakadar etmemiştir.
        Gökyüzünü inceleyen meraklı insanların aklında hep sorular olmuştur. Yıldız nedir? Gökyüzü nasıl bu şekilde durur? Daha ileriki yıllarda galaksiler ile ilgili, gezegenler ile ilgili ifadeler de olayın içerisine girmiş ve binleri, hatta milyonları bulan sorular kafaları kurcalamıştır.
        Bu sorulardan bir tanesi de kainatın oluşma modelidir. Bu konu üzerine bir çok ifade tarih içerisinde yerini bulmuş olmasına rağmen son kullanılan ve bu gün içinde geçerliliği olan teorinin adı; "Big- Bang" ifadesidir. Bu ifadenin karşılığı ise "Büyük patlama" dır. Bütün kainatın bu büyük patlama ile oluştuğunu ifade eden Gamov'un düşüncesi, tüm astronomi bilginleri tarafından kabul görmektedir.
        Yoğunluğu sonsuz olarak kabul edilen kozmik bir çekirdek patlamış ve bu patlamadan sonra madde ve enerji denklemi oluşmuştur. Yıldızlar, gezegenler ve galaksiler oluşmuş ve bu oluşum içerisinde devamlı birbirinden uzaklaşmışlardır. Bu gün radyo teleskopları ile yapılan çalışmalarda kırmızıya kayma tespit edilmektedir. Bu ifade ise kainatın büyük patlamadan günümüze kadar devamlı birbirinden uzaklaşan gök cisimlerinden oluştuğunu anlatmaktadır.
        Burada kırmızıya kayma nedir? Bu ifadeyi biraz açmak istiyorum... Bildiğiniz üzere renk tayfında en az uzunluğa sahip renk mor ve en uzun dalga boyuna sahip dalga boyuna sahip olan renkte kırmızıdır. Eğer siz bir el feneri ile bir insana yaklaşacak olursanız, kısa dalga boyuna sahip mora kayma gerçekleşir ve o insan elindeki aletler ile size baktığı zaman foton taneciklerinin dalga boylarının en küçükleri ile karşılaşır. Eğer siz o kişiden uzaklaşacak olursanız, o zamanda en uzun dalga boyuna sahip olan kırmızıya kaymadan bahsedersiniz...
        Büyük patlama sonucu madde ve zaman yaratılmıştır. Bir hiçten, bir yoktan her şey bir güç tarafından yaratılmıştır. Bu nedenden dolayı big-bang teoremi hakkında çok şey söylenmiş ve yazılmıştır. Ancak gerçeklik ifadesi ise herkes tarafından kabul görmektedir.
        Tüm nesneler, büyük patlamada etrafa yayılan maddelerden oluşmuştur. Yani dünya'da, güneş'te ve diğer gök cisimleri de... Canlılarda bu maddelerin belli oranlarda birleşmesi sonucu oluşmuştur. Yani bir canlı oluşurken, sadece madde döngüsünde yer edinmektedir. Dünya'da ki azot miktarı değişmemekte, karbon miktarı değişmemekte, su miktarı değişmemekte... Sadece bir döngü oluşmaktadır. Bu nedenden dolayı diyebiliriz ki; insanlar da kainat ile aynı yaştadır, yani insanlar 15 milyar yaşındadır.
        Bu ifade sadece insanlar için geçerli olmayıp, diğer canlı ve cansız tüm varlıklar içinde geçerlidir. Bizim bünyemizde olan azot, 10 milyar yıl önce de vardı, bizden sonra da olacak, ancak başka bir canlıda ya da doğada...

LÜTFİ ŞAHİN

EN BÜYÜK YILDIZA YOLCULUK

   MERAK ETTİĞİMİZ YILDIZLAR 
        Akşamları gökyüzüne baktığımız zaman bir ışık sarmalı görürüz. Tarih içerisinde insanlar hep bu ışıldayan nesneleri merak etmiş ve araştırmışlardır. Gece vakti yer alan bu nesneler, gündüz vakti Güneş'in çıkması sonucu ortadan kaybolmaktadır. İnsanlar bu nesneleri zaman içerisinde adlandırmışlar ve yıldız, gezegen, kuyruklu yıldız gibi isimler ortaya çıkmıştır. 
                Yıldızlar genel olarak hidrojenin ve helyumun ağırlıkta olarak yer  aldığı dev plazma kürelerdir. Yıldızların bir araya gelmesi sonucu galaksiler meydana gelmektedir. Akşam vakti çıplak gözle gökyüzüne baktığımız zaman yaklaşık olarak 6 bin tane yıldızı görmemiz mümkündür. Dünya'ya en yakın yıldız ise Dünya'nın enerji ve hayat kaynağı olan Güneş'tir.
        Güneş, Dünya için gerekli olan enerjiyi sağlar. Diğer yıldızlar, Güneş'in ışığı altında kalmadıkları zaman yani geceleri gökyüzünde görünürler. Gündüz vakitlerinde Güneş ışığının etkisi nedeniyle yıldızlar görünmemektedir.  Yıldızların parlamasının nedeni çekirdeklerinde meydana gelen çekirdek kaynaşması (füzyon) tepkimelerinde açığa çıkan enerjinin yıldızın içinden geçtikten sonra dış uzaya ışınım (radyasyon) ile yayılmasıdır.
        Füzyon denilen olay ise hidrojen çekirdeklerinin kaynaşması sonucu enerji ve helyumun açığa çıkmasıdır. Yıldızlar her saniye diliminde milyonlarca ton hidrojen çekirdeğini kaynaştırarak enerjinin ve helyumun açığa çıkmasını sağlarlar. Yıldızlarda bu nedenden dolayı yoğun bir şekilde hidrojen ve helyum vardır.
        Akşamları gökyüzüne baktığımız zaman gördüğümüz 6 bin yıldız, toplam yıldızların çok az kısmını meydana getirmektedir. Bizim Galaksimiz olan Samanyolu'nda yaklaşık 200 milyar tane yıldız vardır. Evrende ise bizim galaksimiz gibi yaklaşık 100 milyar tane galaksi vardır.
                Gökbilimciler, değişik aletleri ve hesaplama yöntemlerini kullanarak yıldızların yaşını, kimyasal bileşenini ve daha bir çok özelliğini saptayabilmektedir. Bir yıldızın gelişim sürecinde ve sonunun oluşumunda en önemli etken, yıldızın kütlesidir. Bir yıldızın gelişim sürecine bakılarak yıldızın çapı, dönüşü ve sıcaklığı belirlenir. Yıldızların sıcaklık ve parlaklık durumuna göre işaretlendikleri Herzsprung-Rusell diyagramı (H-R diyagramı),  yıldızların gelişim sürecinin belirlenmesinde kullanılır.
        Yıldızlar genç yaşlarında yapılarında çok miktarda hidrojen, bir miktar helyum ve çok az miktarda daha ağır maddelerden oluşurlar.  Yıldız çekirdeği yeteri kadar yoğunlaştıktan sonra içinde bulunan hidrojenin bir kısmı sürekli olarak çekirdek kaynaşması tepkimesiyle helyuma çevrilir. Yıldızın geri kalan kısmı, açığa çıkan erkeyi, ışınım ve ısı yayım (konveksiyon) birleşimiyle çekirdekten uzağa taşır. Bu süreçler yıldızın kendi içine doğru çökmesini engeller ve erke, yıldız yüzeyinde bir yıldız rüzgârı yaratarak dış uzaya doğru ışınım yoluyla yayılır.
        Çekirdekteki hidrojen yakıtı bittikten sonra, en azından Güneş'in kütlesinin beşte ikisi kadar bir kütleye sahip olan yıldızlar  genişleyerek, daha ağır olan öğeler çekirdekte ya da çekirdeğin etrafında kabuk hâlinde kaynaşarak kırmızı dev hâline gelir. Daha sonra maddenin bir kısmı yıldızlararası ortama salınarak, ağır öğelerin daha yoğun olacağı yeni bir yıldız nesli yaratacak şekle dönüşür.  Daha ağır elementler gittikçe arttığı zaman yıldızın içine çöküşü gerçekleşir. Kısaca ifade edecek olursak; yıldızın ölümü gerçekleşmiştir.
        İki ya da daha fazla yıldızdan oluşan sistemlerde birbirine kütle çekim gücüyle bağlanmış ve genellikle birbirinin çevresinde düzenli yörüngelerde dönen yıldızlar bulunur. Birbirine çok yakın bir yörünge izleyen yıldızların kütle çekim gücü ile etkileşimlerinin evrimsel gelişimlerinde önemli etkisi vardır.
        BİLİNEN EN BÜYÜK YILDIZ
        Yüzlerce yıl boyunca yıldızlar üzerinde çalışmalar yapan gökbilimciler, değişik kütlelerde yıldızların varlığını tespit etmişlerdir. Jupiterin 93 katı kütleli yıldızlardan tutunda, Güneş'in onlarca katından daha fazla kütleye sahip yıldızlar tespit edilmiştir.
        Tespit edilen  en büyük yıldız Eta Carinae adı verilen yıldızdır. Eta Carinae,  Karina takımyıldızı içinde bulunan bir yıldız sistemidir. Bize olan uzaklığı yaklaşık olarak 7500 ışık yılıdır. İki bileşenden oluşan yıldızın birinci bileşeninin yaklaşık 150 Güneş kütlesinde olduğu, ikinci bileşeninin ise yaklaşık 30 Güneş kütlesinde olduğu tespit edilmiştir.
        Şu an bileşik bolometrik aydınlatma gücü Güneş'in 5 milyon katıdır. Günümüzde göreceli ayrıntı ile incelenebilen en büyük yıldızdır. Eta Carinae'yı çevreleyen büyük ve kalın kırmızı bulutsudan dolayı diğer bileşeni optik olarak görmek imkansızdır. Ancak buna rağmen 30 güneş kütlesine sahip sıcak bir üst devin, birincil etrafında yörüngede olduğu bilinmektedir.
        1820 yılında Eta Carinae bilinmeyen bir nedenden dolayı parlamaya başladı. Parlaklığı her geçen gün daha da arttı. Nisan 1843 tarihinde parlaklığı çok fazla arttı ve en parlak 2. yıldız haline geldi. Etrafındaki Homunculus Bulutsusu'nun bu patlama sırasında oluştuğu düşünülmektedir.
Bulutsunun merkezinde Eta Carinae'den yansıyan mor renkli ışık görülebilmektedir. Eta Carinae halen beklenmedik patlamalar geçirmekte olup, büyük kütlesi ve değişkenliği onu önümüzdeki birkaç milyon yıl içerisinde patlayabilecek görkemli bir üstnova adayı haline getirmektedir.
             150 Güneş kütlesine sahip olan yıldızın birinci bileşeni Eddington sınırını aşmaktadır. Ancak yeterli kütleye sahip olduğu için yıldız dağılmadan durmaktadır. Eddington sınırına göre ise bir yıldız Güneş'in  kütlesinin en fazla 120 katı kadar kütleye sahip olabilir.
       Konumuz parlak bir dev olduğuna göre önce bazı ilkelere bakmamız konunun derinlemesine anlaşılması açısından iyi olacaktır.  Parlak süper devlerin iki temel özelliği vardır: "Büyük kütle kaybı ve büyük ışıma gücü." İlk bakışta soğuk parlak devlerin parlak mavi değişen yıldızlar ile birbirine karıştığı görülür. Yıldız evrimi bu aşamada anahtar bir rol oynayarak karışıklığı giderir. Parlak süper devler arasındaki farklılık, yıldızların farklı kütlelerinden kaynaklanır.
        Büyük kütleli yıldızlar büyük çekimsel kuvvetlere maruz kalırlar. Çekimsel kuvveti yenebilmek için yıldız daha büyük bir sıcaklığa ve bunun da sonucu olarak daha büyük bir ışıma gücüne sahip olur. Çekimsel kuvvet bir yıldızın yaşamı boyunca etkin olmakla beraber, yıldızın enerji üretiminde geçerli olan tek kuvvet değildir. Böyle olmuş olsaydı, Güneş benzeri bir yıldızda çekimsel kuvvet ile enerji üretimi yüz milyon yıl sürerdi. 1950 li yıllarda nükleer reaksiyonların yıldızların enerji üretiminde büyük bir payı olduğu anlaşılmıştır. Güneş benzeri bir yıldız anakol üzerinde 10 milyar yıl yaşar. Yıldız nükleer reaksiyonlar ile çekirdeğinde kontrollü olarak hidrojeni helyuma çevirerek çekimsel kuvvete karşı koyacak zıt bir kuvvet üretir. Bu da yıldızın yaşamını sürdürebilmesi için önemlidir.
        Eta Carinae Yıldızı'da diğer yıldızlardan daha fazla yakıt tüketmekte ve bu da onun daha fazla ışık ve ısı üretmesine neden olmaktadır. Eta Carinae kendi kütlesini denge altında tutabilmek için daha fazla hidrojen tüketmekte ve daha fazla helyum ile enerji oluşmaktadır. Bunun neticesinde parlaklığı Güneş'in parlaklığının milyonlarca katına ulaşmaktadır. Aynı zamanda Güneş'ten daha büyük derecelerde sıcaklığa sahip bir yıldız konumunu oluşturmaktadır.

        KAYNAKLAR:
TUNA Taşkın, Sonsuz Uzaylar, Boğaziçi Yayınları, 2006.

http://tr.wikipedia.org/wiki/Y%C4%B1ld%C4%B1z
http://tr.wikipedia.org/wiki/Eta_Carinae
http://www.istanbul.edu.tr/fen/astronomy/populer/devler/superdevler.htm

LÜTFİ ŞAHİN

AY VE EVRELERİ

      Akşam saatleri içerisinde gökyüzüne baktığımız zaman, eğer ki bulutsuz bir akşam üstü ise pırıl pırıl olan gök cisimlerini görürüz. Bu gök cisimlerinin birisi olarakta "Ay" denilen gök cismini görürüz.
        Peki bu gök cisimleri nedir? Bu soruyu hemen hemen herkes kendisine sormuş ve bununla ilgili kitaplar ya da yazılar okumuştur. Gündüz saatlerinde gördüğümüz  Güneş, gece saatlerinde gördüğümüz yıldızlar ve Ay; hepsi de birer gök cismidir.
        Gündüz saatlerinde gördüğümüz Güneş kendi yakıtını üretmektedir ve gece saatlerinde gördüğümüz yıldızlar gibidir, yani Güneş bizi ısıtan ve ışıtan yıldızımızdır.
        Güneş'in etrafında Dünya'nın da olduğu dokuz tane gezegen dönmektedir ve bunlar Güneş denilen yıldızın uydusu görevini görmektedir.
        Güneş'in etrafında dönen gezegenler olduğu gibi diğer yıldızların da etrafında dönen gezegenler vardır.
        Nasıl ki yıldızların etrafında dönen gezegenler mevcutsa, gezegenlerin etrafında dönen gök cisimleri de mevcuttur. İşte bu şekilde gezegenlerin etrafında dönen gök cisimlerine uydu adı verilmektedir.
        Dünya'nın da bir uydusu bulunmakta ve bu uydunun adı da "Ay" dır. Ay Dünya'nın etrafında dönmektedir.
        Güneş kendi ışığını kendisi üretirken, Ay kendi ışığını kendisi üretmez. Ay Güneş'ten gelen ışıkları yansıtır. Dünya'nın etrafında dönerken bulunduğu açıya bağlı olarak değişik şekillerde görülür ve buna göre isimlendirilir. Yeni Ay, İlk Dördün,  Dolun Ay, Son Dördün olmak üzere Ay'ın dört evresi görülür.

LÜTFİ ŞAHİN

SESİN GÖRÜNTÜLENMESİ

     Tarihi şahsiyetler içerisinde tanıdığımız insanlar arasında ünlü siyasetçiler, krallar, müzisyenler , ressamlar, yazarlar olduğu kadar bilime yön vermiş şahsiyetler de vardır. Bu şahsiyetlerin en önemli amacı ise insanların güzel ve rahat bir yaşam tarzı sürmelerini sağlamak için çalışmalar yapmış olmalarıdır. Bu çalışmalar ya doğrudan tüm insanlığın rahat yaşamasını hedeflemiş ya da sadece belli bir toplumun rahat yaşaması üzerine yoğunlaşmıştır.
        Son satırlarım belki size garip gelmiştir, ancak teferruatlı düşününce bunun doğruluk payını sizler de göreceksiniz. Yapılan bu bilimsel çalışmaların bir kısmı silahlar üzerine olup, diğer toplumları tehdit eden unsurlar olarak ortaya çıkarılmıştır. Hakeza yapılan çalışmalar diğer toplumlar için fayda sağlasa bile ilk etapta  yapıldığı toplum için fayda sağlamıştır.
        Teknolojinin ve bilimin hızla gelişmesi, aynı zamanda değişik senaryoların da ortaya atılmasına neden olmuştur. Bunların en önemlilerinden birisi de ilaç sanayi ve gen uzmanlığı konularıdır. Düşünsenize, artık genetik bilimi kromozomlar ve genler üzerinde oynamalar yaparak değişik varyasyona sahip canlıları üretmekte ve bu iyi yönde kullanılabildiği gibi kötü yönde de kullanılabilmektedir. Senaryoların bir tanesi de ilaç fabrikalarının genetik varyantlarını ürettiği virüs ve bakterileri ortaya sürmeleridir. Bu genetik oynama sadece ilaçlara karşı kendini koruma yönünde olabileceği gibi, sadece bir topluma zarar vermeyen ve diğer toplumların genetiksel özelliklerine uygun tarzda hazırlanıp onlara zarar veren varyantlar şeklinde de olabilir.
        Akşemseddin, İbn-i Sina, Pasteur, Gazi Yaşargil gibi tıp bilimini sadece insanlığın güzel yaşaması için kullanmış olan bilginlerin oluşması için eğitimin rolü büyüktür. Yetişecek olan kuşakların insanlığın zararı için uğraşmayacak kadar bilinçli olacağını ümit ederek diyebiliriz ki, tıp ilmi ile uğraşan bilginler akıllı insanlardır ve insanlığa zarar vermeyecek kadar bilinçlidir...
        Tıp ilmi ile uğraşan bilginler, çalışmalarının kolay bir düzlemde devam etmesi için teknolojik çalışmalardan destek almışlar ve almaya da devam etmektedir. Tüm bilim dallarında olduğu gibi tıp bilimi de komple bir daldır. Kimya, fizik, biyoloji, matematik gibi dallarla irtibatlı olduğu gibi elektronik teknik ifadeler zinciri ile de içli dışlıdır. Teknik ifadelerin tıp biliminde karşılık bulduğu adlardan birisi de, "tıp elektroniği" şeklinde olmuştur. Tıp elektroniği, insanların tıbbi özelliklerine uygun bilgileri kullanarak değişik araçları geliştirmekte ve bunları da insanların sağlığı için kullanmaktadır. Rontgen cihazları, tansiyon aletleri, tomografi, ultrason... Bu ve buna benzer ifadeleri günlük yaşantımızda hep duyarız. Bu ifadelerin hepsi tıp elektroniğinden faydalanılarak üretilen cihazlar sınıfında yer almaktadırlar.
        Bu ifadeler içerisinde ise en güzel haberlerin alınmasına neden olan ultrason cihazıdır. "Oğlum olacak" ya da "kızım olacak" ifadelerinin yanında "ikiz çocuğum olacak" ifadesi de ultrason cihazı ile mümkün hale gelmiştir. Sevinçli haberlerin alınmasını sağlayan bu cihaz, tıp bilginlerinin ve elektronik mühendislerinin ortak paydalarda birleşmesi sonucu oluşturulmuştur. Kullanılan ifade aslında çok basittir... Sesin çarpıp geri yansıma prensibine dayanan bu tıbbi cihazda, bebeklerin ciniyetine kadar olan ifadeler yanında; bebeğin kilosu, boyu, bir rahatsızlığının olup olmaması gibi ifadeleri de elde etmemiz mümkündür. Prensip itibari ile de ultrason cihazının uç kısmı insan kulağının duyamayacağı frekansa sahip ses dalgası üretmekte ve bu kısım anne karnında yürütüldüğü zaman, sesin geri yansımasına bağlı olarak girinti ve çıkıntıların seste oluşumunu sağlamaktadır. Daha sonraki ifade de ise bu ses dalgaları, uygun transduserler vasıtasıyla görüntüye dönüştürülmektedir. Bu ifadeyi basitçe örneklendirmek isterim... Bir ilkokul çocuğuna mıknatısın özelliklerini anlattığınız zaman manyetik alan ifadesi onun için fazlaca somut olmayacaktır. Ancak, bir kağıdın üzerine koyacağınız demir tozunun, altta yürüteceğiniz mıknatıs ile şekil aldığını göstermeniz; ifadenin soyutluktan kurtulup, somut değer almasını sağlayacaktır. Aynı şekilde sesin yansıma ifadesi görüntüye dönüşürülebilmekte ve bu da tıp elektroniğinde ultrason cihazlarında kullanılabilmektedir.
        İnsanoğlu, yapmış oldukları bir çok çalışmalarda diğer canlıları örnek almışlardır. Tıp biliminin araştırma konusu insan olup, biyoloji de tıp ile bağlantılıdır. Biyoloji aynı zamanda elektronik içinde ilham kaynağı oluşturmuş canlıları barındırması bakımından önemli bir role sahiptir. Bunlardan en önemli canlı grubu ise bir tür memeli olan yarasalardır. Gözleri körelmiş olan ve uçma yeteneğine sahip olan bu canlılar, görme işini ses dalgaları ile yapmaktadırlar. Bir mağarada uçarken, çıkarmış oldukları yüksek frekanslı ses dalgalarının yansıması sonucunda karşısındaki engelin şeklini ve boyutunu çok güzel bir şekilde algılıyabilmektedir.  Nasıl ki insan beyni, bir bilgisayarın mikroişlemcisinden binlerce kat daha mükemmelse, en iyi ultrason cihazı da bir yarasanın algılamasından daha kaliteli olmayacaktır...

LÜTFİ ŞAHİN

SIVILARIN ÖZELLİKLERİ

Belirli bir hacime sahip olan sıvıların belirli bir şekli yoktur. Aynı zamanda öteleme hareketi yapabilen bu maddelere sıvı maddeler denir. Sıvı maddelerin molekülleri arasında büyük boşluklar bulunduğu için birbiri üzerinde kayarlar. Bu nedenden dolayı belirli bir şekilleri yoktur.
        Sıvıların belli başlı özelliklerini aşağıdaki gibi sıralayabiliriz:
        1-Yapışma (Adezyon) Kuvveti:  Su ve cam gibi birbirinden farklı iki maddenin molekülleri arasında var olan ve bu iki maddenin birbirine yapışmasını sağlayan çekim kuvvetine yapışma kuvveti denir. Ellerinizi yıkadığınızda elinizin ıslak kalması ya da çay içtiğiniz bardağın altında su bulunduğunda bardağın çay tabağına yapışması gibi örnekleri verebiliriz.
        2-Birbirini Tutma (Kohezyon) Kuvveti: Su ve su ya da yağ ve yağ gibi aynı madde molekülleri arasındaki çekim kuvvetine birbirini tutma kuvveti denir. Birbirini tutma kuvveti katı ve sıvılarda belirgin olarak görülürken gazlarda önemsenmeyecek kadar azdır.
        Su birçok maddeyi ıslatırken bazı maddeleri ıslatmaz. Bu şekilde suyu sevmeyen maddelere hidrofobik (suyu sevmeyen) maddeler, su tarafından ıslatılan maddelere ise hidrofilik (suyu seven) maddeler denir. Bitki yaprakları suyu sevmeyen yapıya sahipken cam gibi maddeler suyu sever özelliktedir.
        3-Yüzey Gerilimi: Su gibi sıvı maddelerde atomlar iç kısımda toplanmaya yönelirler. Dış tarafta daha az madde toplanmaya eğilimlidir. Bu da dış tarafta zar gibi bir kısmın oluşmasına neden olur. Kısaca yüzey gerilimi bir sıvının yüzey alanını artırmak için gereken enerji ya da iş olarak tanımlanır. Bir eleğin üstüne su dökülecek olursa eleğin deliklerini su damlaları kaplar. Bunun nedeni yüzey gerilimidir. Elek çırpılacak olursa su damlaları dökülür.
        Suyun yüzey gerilimini düşüren ve onun çok kolay yayılmasını sağlayan maddelere ıslatma maddeleri denir. Deterjanlar böyle maddelerdir.
        4-Kılcallık Etkisi: Sıvı maddelerin ince bir tüpte yükselmesine kılcallık etkisi denir. Kılcallık etkisine en güzel örneği kağıt havlularda görürüz. Elimiz ıslakken kağıt havluya elimizi sildiğimizde havlunun içerisindeki kılcal boru şeklindeki yapılar suyu emer.
        LÜTFİ ŞAHİN

IŞIMALAR VE İNSAN BİYOLOJİSİ

      Büyük bilginler içerisinde telakki ettiğim madam Curie ve eşi yapmış oldukları çalışmalar neticesinde Radyum elementinin değişik enerji düzlemlerinde ışımalar yaptığını tespit etmişlerdir. Marie Curie ve eşi, fizik bilimine büyük katkılar sağlayacak çalışmalar içerisinde bulunmuşlar, ancak kendi sağlıklarının bozulacağını düşünememişlerdir. Radyasyon kelimesinin kanser ve dejenere olmuş hücre kelimeleri ile eşlendiğini o yıllarda tespit edememiş olan bilim tarihi, bu iki büyük bilginin zararlar görmesini önleyememiştir. Ancak bu iki bilginin yapmış oldukları çalışmaların meyvaları daha sonraki yıllarda toplanmış ve bu gelişmeler esnasında tıp bilimi de bu tip radyasyon yayan maddelerin dejenere olmuş hücrelere ve neticede kansere yol açtığını tespit etmesi uzun sürmemiştir.
        Normal olarak, radyoaktif elementler adı verilen ve temel özellik olarak kütle nosunun atom nosundan iki kat veya daha fazla olması ile karakterize edilen bu kararsız maddelere örnek olarak; Uranyum, Toryum, Plutonyum  verilebilinir. Bu maddeler, belli bir yarılanma ömrü olup, neredeyse her saniye radyasyon yayan elementler grubu içerisinde yer almaktadır. Bana diyebilirsiniz ki, milyonlarca ve hatta milyarlarca yıl olan yarılanma ömürlerine sahip bu maddeler nasıl oluyorda bu kadar kısa zaman dilimlerinde ışımalar yapabilmekte? Sizin düşünceniz doğru, ama eksik bir düşünce şeklidir...15 milyar yıl olduğu yahmin edilen Dünya yaşı, bizlere olayın ince yönünü ifade etmek için yeterlidir. Big-bang ile oluşan evren düzleminde yerini alan Dünya gezegeninde, radyoaktif maddelerde yavaş yavaş yarılanma ömürlerini tamamlamaya başlamış ve bugün hangi tipini elinize alırsanız alın, sizi tehdit eden ışın demeti halinde olduğunu bilginler ifade edecektir. Hakeza, bu yarılanma ömrü nedeniyle Dünya'nın soğumasını bile önleyen bu maddeler, hem dengeyi ve hem de dengesizliği beraberinde getirmektedir. Evet, yanlış demedim... Dünya'nın kabuğu üzerinde bulunan bu maddeler, yarılanma ömürlerini tamamladıkça, Dünya'nın kabuğunu ısıtarak soğumasını önlemektedir. Ama aynı zamanda birer tehdit unsuru gibi hareket eden bu maddeler, yarılanma ömrünü tamamladıkça etrafa insan için en tehlikeli ışınları salarlar. Bunlar içerisinde, yüksüz olan tanecikler olan nötronlar ise en tehlikeli ışınlar olarak ele alınabilir. Girişimi yüksek olan bu ışımalar, kontrolün sağlandığı nükleer santraller sayesinde enerji dönüşümüne uğramakta ve elektrik enerjisine çevrilmektedir. Ama Hiroşima ve Nagazaki kentlerine atılan birer megatonluk (bin ton) atom bombası örneğinde olduğu gibi büyük tahriplere de neden olabilmektedir. Peki, bu atom bombalarının patlama prensibi ve tahrip gücü nereden gelmektedir? Bu soruyu bugün sormasanız bile geçmişte soranlarınız olmuştur. Kısaca amaç, yarılanma ömrü milyarlarca yıl olan bu maddelerin yarılanma ömrünü kısaltıp yüksek ışıma ve ısı etkisi neticesi ile insanları tahrip etmektir. Burada kullanılan yarılanma ömür kısaltma etkeni olarak hızı arttırılmış nötronlar kullanılmaktadır. Kristalize edilerek zenginleştirilen radyoaktif madde, hızlandırılmış nötronlar ile bombardıman edilmekte ve sonuçta her bir atomdan iki farklı atom, enerji ve nötronlar yayılmaktadır. Japonya'ya atılan bombaların neticesinde bugün bile doğan çocuklar kanser ile uğraşmakta ve binlerce farklı tip dejenere olmuş hücreler ile beraber, sağlığını kaybetmiş bir toplum meydana getirilmiştir. Bitkilerin yapılarının bile bozulduğu bu kentler, o günleri unutmamak için yıllık törenler ile o günlere lanetler okumaktadır. Ama işin ilginç tarafı, atom bombası olarak adlandırılan bu tahribat faktörü, bu günkü yapılan bombaların yanında oyuncak gibi kalmaktadır. Atom bombasında asıl tahrip kızıl ötesi dalgalar ile olmakta, günümüzde yapılan nötron bombalarında ise tahrip tamamen canlıları yok etme temelli olmaktadır. Kızıl ötesi ışınlar ile hem canlılar ve hem de cansızlar yok edilirken, nötron bombalarından elde edilen nötrinolar ile sadece canlılar hedeflenmektedir.
        20. yy içerisinde ilk yarıda fark edilemeyen yıldızlar ve enerji şekilleri, radyo teleskoplarının keşfi sonucu büyük oranda aydınlatılmıştır. Bizim yıldızımız olan Güneş ise en büyük araştırma modelini oluşturmuştur. Özellikle son yıllarda yaşanan ozon tabakasının delinmesi sonucu Dünyamıza ulaşan mor ötesi ışınlar, olayın boyutlarını bize haber vermiştir. Güneşten gelen tek tip dalgaların görünen dalgalar olmadığı ve bunun yanı sıra gözle görülemeyen kızıl ötesi dalgalar ve mor ötesi dalgalarında yer aldığı ifadesi, kloro-floro-karbon gazlarının ozon tabakasını deldiğinin tespiti ile daha büyük önem arz etmiştir. Çünkü gelen ışınların başta cilt kanserine ve yanıklar ile beraber oluşan hasarlı hücrelere neden oldukları tespit edilmiştir. Bu ışınların yüzyıllar boyu Güneşten geldiği, ancak ozon tabakasının delinmesinin kısa bir zaman diliminde gerçekleştiği; daha önce Dünya'ya ulaşamayan bu dalgaların, ozon tabakasının delinmesi ile beraber Dünya'ya ulaştığı tespitler içerisinde yer almıştır.
        İşin ilginç bir yönüde, güneşten gelen dalgalardan daha tehlikeli boyutları olan dalgaların, dev yıldızlardan, süpernovalardan ve nötron yıldızlarından geldiği de tespitler içerisindedir. Konu ile ilgili açıklamalarda bulunan Isaac Asimov, bu dalgaların insanın mutasyonlar yaşamasına ve netice itibarı ile de, kanser ve kısırlık başta bir çok defektlerin yaşanabileceğini belirtmiştir. Hakeza konunun devamı mahiyetinde açıklamaları destekler mahiyette ifade eden Carl Sagen'de, meraklarımız gidermektedir. Özellikle bu yıldızlardan gelen gama ışınlarının, insan sağlığı için büyük tehtid oluşturduğu, bütün uzmanlar tarafından da kabul görmektedir.
        İnsanların kendi ürettiği ve insan sağlığı ile doğrudan ilişki kuran dalga tiplerine örnek olarakta ; radyo yayınlarını, televizyon yayınlarını, telsizleri ve cep telefonlarını verebiliriz. Gelişmiş ülkelerde radyo istasyonlarında çalışan kişilerin bir gün çalışırlarsa iki gün dinlendirildikleri bilinen gerçeklerden bir tanesidir. Bunun nedeni ise elektromanyetik spektrumda yer alan radyo dalgalarının özellikle kısırlık olmak üzere genetik bozukluklara neden olduğunun tespit edilmesidir. Gelişmiş ülkelerde pek fazla gelişme göstermeyen cep telefonu sistemlerininde özellikle beyin ve kulak sağlığı açısından tehlikeli boyutlara varan bir sistemler bütünü olduğu tespit edilmiştir. Tam olarak kafanın kulak kısmına yerleştirilen telefonlar, manyetik etkiden dolayı uykusuzluklara ve sinir deformelerine neden olmaktadır.
        "Light Amplification by Stimulated Emission of  Radiation" ifadesi ile ifade edilen ve açılmış şekli olarakta "uyarılma sonucu medya gelen şua" olarak tanımlanan "Laser" sistemleride bir ışıma boyutu olup, iyi kullanımı olduğu gibi insanı etkileyen tarzı ile de dikkat çekmektedir. Doğrudan ölümcül etkiye sahip olan ve bu nedenle de bir çok araştırmaya neden olan laserin yanı sıra, gözle görülemeyen ancak benzer özelliklere de sahip olan "maser" ide verebiliriz.
        Konu bu kadar basit olmayıp, çalışmalar hem lehde ve hem de aleyhte olacak şekilde sürdürülmektedir. Önemli olan ise, insanların lehine çalışanların, aleyhine çalışanlardan fazla olmasıdır...

LÜTFİ ŞAHİN

IŞIK HIZI VE IŞIK YILI

        Yağmurlu havalarda parlayan ışık huzmeleri görüldüğü zaman kısa bir süre sonra ses işitileceği bilinmekte ve bu olay şimşek olarak adlandırılmaktadır. Peki neden ışık önce çakar? Çünkü ışık sesten daha hızlı gitmektedir.
        Deneysel olarak yapılan çalışmalar sonucunda ışığın bilinen en hızlı şey olduğu tespit edilmiştir. Işığın sahip olduğu hıza ne bir taksi, ne gemi, ne uçak, ne ses... hiçbir şeyin ışık hızına ulaşamıyacağı tespit edilmiştir.
        Yapılan çalışmalar sonucunda ışığın bir saniyede 299792 km yol gittiği bulunmuştur. Genel olarak bu ifade yerine saniyede yaklaşık 300 bin km gittiği ifade edilir.
        Uzay ile ilgili yapılan çalışmalar göstermiştir ki günlük yaşamda kullandığımız uzunluk ölçüleri uzaydaki uzunluklar için yeterli olmamaktadır. Bu nedenden dolayı bilim insanları "ışık yılı" kavramının daha uygun olacağını ifade etmişlerdir.
        Bir ışık yılı dendiği zaman ışığın bir yıl boyunca katettiği mesafe anlaşılmaktadır. Işığın bir yılda katettiği mesafe ise yaklaşık 10 trilyon km'dir.
        10 trilyon km belki büyük bir uzunluk olarak görülebilir, ancak uzaydaki yıldızlar arasındaki mesafelerin milyonlarca ve hatta milyarlarca ışık yılı uzaklıkta olduğu düşünülecek olursa, aslında büyük değil, ufak bile kaldığı anlaşılacaktır.

LÜTFİ ŞAHİN

GEÇMİŞTEN GÜNÜMÜZE AYDINLATMA

Eski çağlardan günümüze kadar insanlar çeşitli aydınlanma araçları kullanmışlardır. Ateşin bulunmasından sonra insanlar meşaleleri aydınlanmak için kullanmışlardır. Yağların yakılmasıyla ışık elde edilebildiği keşfedildikten sonra oyulmuş taşların içine hayvan yağı doldurularak oluşturulan kandiller kullanılmaya başlanmıştır. Daha ileriki zamanlarda mum ve gaz lambası gibi farklı ışık kaynakları kullanılmaya başlandı. Edison'un ampulü icat etmesinden sonra aydınlanmada elektrik enerjisi kullanılmaya başlanmıştır. Daha sonra Lewis Hovard karbon flamanlı uzun ömürlü ampulü icat etti. Ardından bugün hala kullanılan tungsten flaman icat edildi. Ampulün icadından sonra floerasans lambalar ve ileriki dönemlerde halojen lambalar icat edilmiştir.
LÜTFİ ŞAHİN

ENERJİNİN DÖNÜŞÜMÜ

     Hareket halinde bulunan bir otomobilin, hareket etmek için benzine ya da benzer bir yakıta ihtiyaç duyduğunu hepimiz biliriz. Bu yakıt ya benzindir, ya mazottur ya da otogazdır... Ancak ne olursa olsun aracın hareketi için bir tüketimin yapılması gerekmektedir. Netice itibari ile de şu kanun aklımıza gelmektedir:"Madde vardan yok, yoktan var olmaz." Hakeza, enerjinin korunumu yasası da burada devamı mahiyetinde ifade edilmektedir:"Enerji vardan yok, yoktan var olmaz."
        Termodinamiğin ikinci yasası der ki:"Uzayda yer alan enerji miktarı sabittir, sadece dönüşüm vardır."  Burada durağan bir olaydan bahsedilmemektedir. Aksine, devamlı dinamiği olan bir dize hareketten bahsedilmektedir. Madde-enerji ve enerji-madde dönüşümü sürekli olmakta ve bu olay büyük bir denge içerisinde devam etmektedir. Sizin vücudunuzdan yayılan ya da bir tüpten yayılan alevin ısısı hiçbir zaman kaybolmamakta ve uzayın derin köşelerinde entropi dağılımına ön ayak olmaktadır.
        Enerjinin vardan yok, yoktan var olmayacağı gerçeği ile enerjinin şekil değiştirme ilkeleri birleştiği zaman, kainat efsanesinin çalışma dizesi hakkında bilgi sahibi oluruz. İlk başta verdiğim otomobil örneğinde benzinin içerisinde bulunan kimyasal enerji, 4 zamanlı bir motor sayesinde hareket enerjisine çevrilmektedir. Burada ki dönüşüm ise, kimyasal bağların koparılması sonucu oluşan ısının harekete çevrilmesi şeklinde bir dize akımı sergilemektedir. İfade tarzı ile de, kimyasal bağları bulunan ve birer karbon ürünü olan benzin yakılarak ısıya ve bu ısıda harekete çevrilmektedir. Siz diyebilirsiniz ki; nasıl olurda ısı harekete çevrilebilinir? Ocağınızda kaynayan ve buhar vermeye başlayan bir çaydanlığa rüzgar gülünü yaklaştırdığınız zaman; buharın etkisi ile döndüğünü fark edersiniz. Burada ısının harekete çevrilmesine basit bir örnek vermiş bulunmaktayız. Bu örnekleri ise binlere ve hatta milyonlara çıkarmamız mümkündür.
        Peki, bir işin yapılabilmesi için enerjiye ihtiyaç duyuluyorda, insanların yaptıkları işler için nasıl bir enerji şekli kullanılmaktadır? Bu sorunun cevabı ilköğretimden başlayıp neredeyse hayatımızın tamamını kapsayacak şekilde bizleri meşgul etmektedir. Bizler yaşamak için yiyecekler yer ve su içeriz, aynı zamanda havayı soluruz... İşte, işin özü burada yatmaktadır. Nasıl ki karbon ve hidrojen ürünü fazla olan ve petrol polimeri olan benzin yakıldığında hareket sağlanıyor, bizim yediğimiz yiyeceklerde büyük bir yanma reaksiyonu gerçekleştirerek enerji elde etmektedir. Bu arada oluşan ısı düzeyi de hem proteinlerin ve hemde vücudun diğer fonksiyonlarının düzgün çalışması için kullanılmaktadır. Entropi olarak dağılan vücut ısısı, uzayın entropi düzeyininde dengede tutulmasında rol oynamaktadır. Belki size son söylediğim garip gelmiştir, ancak bu dediğim doğrudur... Bizler çoğalırken aslında Dünya'nın ağırlığı artmamaktadır. Doğada var olan maddeler bir araya gelmekte ve netice itibari ile de onikisentrilyon ton olan dünya kütlesi korunmaktadır. Aynı biçimde, kainatın kütlesi korunmakta, bunun yanında kainatın enerji düzeyi de korunmaktadır. Big-bang teoremi doğrudur, ancak benim kastetiğim nokta, uzayın büyümediği değil, kütle ve enerjinin korunduğu prensibidir. Kainatta var olan atom molekülü  ile, var olan joule ifadesi ile ifade edebileceğimiz enerji hep denge altındadır. Odun yandığında hiçbir şey kaybolmamakta, bir miktar enerji ile beraber gaz ve kül çıkmaktadır. Eğer kimya bilimi çok ileri düzeylere ulaşsa ve bu çıkan şeyler bir araya getirilse yine odunu oluşturabiliriz. Odun yandı, o zaman madde miktarı azaldı mı? Hayır, maddenin bir kısmı kızılötesi ışınlar halinde entropi dönüşümüne katıldı; yani yoktan var olmadı, vardan yok...
        Nasıl ki fission olayı ile madenin parçalanması sağlanıyor ise, füzyon olayı ile de birleştirme sağlanabilmektedir. Eğer yakılan odunun çıkan artıkları, karbon düzeyine erişmiş bir süpernova tiplemesinde olduğu gibi bir araya getirilebilse; yani füzyon reaksiyonuna uğratılabilse, tekrar odunu oluşturmamız mümkündür. Nasıl ki biz odunu yakıp bir miktar enerji elde ettik, ömrünü bitiren yıldızlarda enerji denklemlerini bozarak yeni maddeler oluşturmakatdır. Burada kaybolan odun yerine bu yıldızlarda yeni madde tiplemeleri oluşmaktadır. Karbona ve hatta demire varıncaya kadar sıkışma meydana gelmekte ve bizim burada yakıp kül ettiğimiz odunda bu şekilde kainatta tekrar oluşturulmaktadır...

LÜTFİ ŞAHİN

ENERJİ

       Enerji sistemleri,tarih içerisinde değişik koşul ve şekillerde kullanılmış ve kullanılmaya da devam etmektedir.Tarih içerisinde ilkel toplumlarda bilinen enerji kullanımı,insanlar olup,kas gücü ile yapılan işlemler insanlığın olmazsa olmazları arasına girmiştir.Daha ileri ki yıllarda ise su gücü ve rüzgar gücü sayesinde enerji sistemleri şeklini değiştirmeye başlamıştır.Buna birde hayvanların evcilleştirilip kullanması da eklenince,enerji kullanımı daha ileri bir boyuta ulaşmıştır.Ateşin yiyecekleri pişirdiği ve büyük bir lezzet kattığı da bulunmuş; dönemler içerisinde ayrı bir enerji kullanımı olarak karşımıza çıkmıştır.
         20.yy içerisinde elektrik enerjisinin sadece statik bir enerji modeli olmadığının keşfi ve Edisonun'un ampulleri bulması ile beraber,elektrik enerjisi büyük önem kazanmıştır.Elektrik ile çalışan makinalar yapılmış ve bunlar sayesinde hayat standartları oldukça yükselmiştir.Elektriğin elde edilme şekli ise yere ve imkanlara göre değişmiştir.Bazı bölgelerde rüzgar ile sağlanan mekanik enerji elektrik enerjisine çevrilmiş,bazı bölgelerde ise akarsular üzerine kurulan jeneratör sistemleri sayesinde elektrik enerjisi üretilmiştir.Bunların yanında kömürün yakılması ile elde edilen termik enerji sayesinde elektrik üretimini de atlamak istemiyorum.
         20.yy başlarında atomun içerisinde bulunan büyük güç fark edilmiş ve konu ile ilgili olarak büyük bilgin Einstein tedbirli olunması gerektiğini,bu enerjinin yıkım gücünün de çok fazla olduğunu ifade ederek savaşlarda kullanılmaması için çok uğraşmıştır.Ancak Hiroşima ve Nagazaki kentlerinin bu yolla tahrip olmasını önleyememiştir.Daha sonraki yıllarda ise bu enerjiden faydalanılarak elektrik üretimi sağlanmış ve bugün de dünyanın büyük çoğunluğunun enerji ihtiyacını karşılamaya devam etmektedir.
        Nükleer enerji,büyük ve kolay enerji üretme şekli olmasına karşın,santrallerin infilak etmesi ile beraber ortaya çıkacak sakıncalar düşünülerek,ayrıca dünyada gittikçe azalan enerji rezervleri de göz önüne alınarak bilginler tarafından yeni enerji üretim yolları araştırılmaya başlanmış ve en büyük enerji şekli olarak güneş ve ışık sistemleri düşünülmüştür.Güneşten yaklaşık sekizbuçuk dakikada gelen ışık demetlerinin elektrik enerjisine dönüştürülebileceği görülmüş ve konu ile ilgili çalışmalar yapılmıştır.Neticede yarıiletkenlerin belirli bir dizilişi sağlanarak güneş pili adı verilen ve elektrik üretimi yapan enerji sistemleri geliştirilmiştir.Konu ile ilgili basit bir örneklendirme yapacağım...2N3055 adı verilen transistör sistemlerini kullanarak sizlerde basit bir güneş pili yapabilirsiniz.Bu transistorün içini açarak güneşte tutun ve kolektör ile beyzini birleştirin,diğer tarafta ise sadece emitörü kalsın.Bu uçları bir voltmetreye bağladığınızda elektrik üretimini gözleriniz ile görmüş olursunuz.Günümüzde çok daha kaliteli güneş pilleri yapılmakta ve kurulan düzenekler ile taksiler hareket ettirilmekte ya da başka alanlarda kullanılmaktadır.Ama gerçek olan,güneş pillerinde bulunan düzenek kısmı yarıiletkenlerden oluşmaktadır.
        Güneşten elde edilen enerji modelleri bu kadar kısıtlı olmayıp,kullanılan büyük kaplar ile güneş enerjisi absorbe edilmekte ve kabın içerisinde bulunan suyun buharlaşması sağlanarak enerji çevirim işlemi gerçekleştirilmektedir.
        Işıktan enerji eldesi sadece güneş ile kısıtlı değildir.Yapılan çalışmalar sonucu,laser adı verilen sistemlerin birim ölçüde ürettiği enerjinin, güneşten gelen birim hacimdeki enerjiden en az yüzbin kat fazla olduğu ve bu enerji ile yapılacak çevirimin çok ve kaliteli bir enerji eldesi ile sonuçlanacağı görülmüştür.Sadece konu ile daha fazla ilgilenmeli ve bitirilen enerjilerin yerini alacak enerji çeşitleri üretilmelidir.

LÜTFİ ŞAHİN

ENERJİ

       Yeryüzünde olup biten şeylere baktığımız zaman ilk gözlemleyeceğimiz şeylerden birisi canlıların doğdukları, büyüdükleri ve sonunda ise öldükleridir. Bütün bu yaşamın içerisinde ise canlıların hareket ettiklerini görürüz. Peki bu hareketi sağlayabilmek için neye ihtiyaç duyar?
        Sizler yaşamınızı sürdürmek için besinler yer, su içer ve havayı solursunuz. İşte yaşam için gerekli olan enerjiyi besinlerde yer alan ve adına kimyasal bağ denilen bağlardan elde edersiniz. Top oynamak için, oyunlar oynamak için, kitap okumak için, yürüyebilmek için, koşabilmek için... daha bir çok şey için enerji gereklidir ve canlılar bu enerjiyi besinlerden elde ederler.
        Peki ya besinlerdeki enerji nasıl oluşmuştur? Bunun cevabını bulmak için kapınızın önündeki ağaçlara ya da çimlere bakmanız yetecektir. Tüm besinlerin kaynağını oluşturan bitkiler enerjilerini "Güneş" ten alırlar ve "Güneş" in etkisiyle besinler üretirler. Üretilen bu besinleri diğer canlılar tüketir ve bu şekilde diğer canlılarda kendileri için gerekli olan enerji paketlerini almış olurlar.
        Hareket eden otomobiller enerjiye ihtiyaç duyarlar ve bu enerjiyi benzinden sağlarlar. Kışın yaktığımız kömürde enerji deposudur ve yandığı zaman ısı enerjisine dönüşür. Hem benzin ve hem de kömür fosil yakıtlardan elde edilir. Bu fosil yakıtlar ise milyonlarca yıl önce enerjilerini güneşten almış olan ağaç ve bitki artıklarının fosilleşmesi sonucu oluşmuştur.
        Esen rüzgar bir tür enerjidir ve kurulan santraller ile bu rüzgar enerjisinden elektrik enerjisi elde edilebilmektedir.
        Anlaşılacağı üzere enerji olmazsa yaşam olmaz, hareket olmaz... vb bir çok olay gerçekleşmez.

LÜTFİ ŞAHİN

ELEKTRİKLİ ARAÇLARIN GÜCÜ

Evimizde birçok elektrikli eşya kullanırız. Bu aletlerin hepsinin gücü birbirinden farklıdır. Tabi güçlü olunca harcadığı enerji de farklı olmaktadır. Bir elektrikli aletin birim zamanda harcadığı enerji miktarı güç olarak ifade edilir.
        Eğer bir alet bir saniyede bir joule enerji harcıyorsa bu aletin gücü 1 watt olarak ifade edilir. 1 kilowatt=1000watt olarak ifade edilir.
        Evimizde bulunan ütü 1000 watt ve televizyon 500 watt ise ütü bir saat çalıştığında televizyonun iki saat çalışması kadar enerji harcar.
        Örnek Soru: Gücü 750 watt olan bir ütü bir ayda 15000 watt*saat enerji harcadığına göre bu ütü kaç saat çalıştırılmıştır?
        Cevap:  Enerji= Güç*Süre
                    Süre=Enerji/Güç
                    Süre=15000/750= 20 saat
        LÜTFİ ŞAHİN

VİTAMİNLER

       Tarih içerisinde tekerleğin bulunması ile beraber insanoğlu bu icattan faydalanma yoluna gitmiş ve önceleri ilkel olan araçlar, daha ileriki yıllarda kompleks yapılı araçlara yerini bırakmıştır.
        Ama bu kompleks gelişimler sadece vasıtalarda olmamış, aynı zamanda insan sağlığı ile ilgili konularda da olmuştur. Akıl hastalarının içerisine şeytan girmiş denilerek yakılan bir Avrupa'dan, ileri düzeylere ulaşmış bir Avrupa, aynı oranda diğer ülkelerde de büyük gelişmeler meydana gelmiştir. İlkel ilaçlardan daha kompleks ilaçlara doğru gelişmeler, basit tedavi yöntemlerinden daha uygun tedavi yöntemlerine doğru gelişmeler olmuştur.
        İlerleyen bu teknolojiye uygun olarak besinlerde daha bol ve uygun tarzlarda alınmaya başlanmış ve besinlerin azlığında sadece protein, yağ ve karbonhidrat eksikliği değil, aynı zamanda vitamin denilen şeylerin eksikliğinden de bahsedilir olmuştur.
        Vitamin ifadesi "vita" sözcüğünden temel almakta ve bu da yaşam anlamına gelmektedir. İlk etapta bahsettiğim araç ifadesine burada yer vermek istiyorum. Bir taksinin aksamını tutan vidaları ve motorun yanmasını önleyen yağı ne ise vitaminlerde insan için odur.
        Vitaminler yağda eriyenler ve suda eriyenler olmak üzere iki tipe ayrılır. Yağda eriyen vitaminler içerisinde A,D,E ve K vitaminleri yer alır. Suda eriyen vitaminler içerisinde ise B ve C vitaminleri yer alır.
        Bu vitaminler içerisinden A vitamini büyüme ve gelişme için, gece görüşü için gereklidir. Süt ve ürünlerinde, yumurta, et, balık ve havuçta bol miktarda bulunur.
        B vitamini ise sinir sisteminin gelişimi için çok önem taşır. Ekmekte, yumurtada ve sebzelerde bulunur.
        C vitamini insanın bağışıklık sisteminin kuvvetli olmasını sağlayarak hastalıklardan korur. Daha çok sebzelerde bulunan C vitamini en çok kara lahana, turunçgiller, kuşburnu gibi bitkilerde bulunur.
        D vitamini ise kemiklerin ve dişlerin gelişimi için çok önemlidir. Kırmızı ve beyaz ette, yumurta ve sütte bulunur. Aynı zamanda güneş ışığının etkisiyle deriden de vücuda geçer.
        E vitamini eşey bezlerinin gelişimi için çok önemlidir. Daha çok ceviz, yumurta, et gibi gıdalarda bulunur.
        K vitamini kanamalarda kanın pıhtılaşmasını sağlar. Genellikle fazlaca eksikliği görülmez. Yeşil sebzelerde ve ekmekte bol miktarda vardır.
        Yetişkin bireyler mutlaka evlatlarının vitaminsiz kalmalarını istemeyecektir. Bütün bu yukarıda yazmış olduğum vitaminler karaciğer ve sütte bol miktarda bulunmaktadır. Ancak sadece karaciğer ve sütü fazla vererek değil, dengeli bir beslenme ile çocuklarımızın gelişimine katkı sağlamalıyız.

LÜTFİ ŞAHİN

VİRÜSLER

        Hücrelerin sınıflandırması yapılırken genel olarak ikiye ayrıldığı belirtilmektedir.Prokaryotik hücre ve ökaryotik hücre olarak yapılan bu ayırım,genel bir ayırım şekli olup;bu hücre gruplarının alt bölümleri de belirtilmektedir.Mesela ökaryotik hücre iki gruba ayırılmakta ve bitki hücresi ile hayvan hücresi adı altında bir alt bölümler dizesi oluşturulmaktadır.
        Prokaryotik hücreler ise genel manada bakteri türü canlıları kapsamaktadır.Bakterilerin ise bir kısmı hücre dışında ve bir kısmıda hücre içerisinde hayatlarını sürdürmektedir.
        Hücre içerisinde yaşamlarını sürdüren bakteriler örneğinde olduğu gibi,hücre içi parazit olan ve hücre dışında bakterilerden farklı olarak canlılık özelliği göstermeyen zorunlu hücre içi parazitlerine ise virüs adı verilmektedir.
         Virüslerin tamamı hücre içerisinde yaşamlarını sürdürmek zorundadır.Bunların bir kısmı içerisine girdikleri hücreyi parçalayarak iş görür ki bunlar diğer virüs tiplerine göre daha tehlikelidir.
         Virüsler,yapı itibari ile viral genomu taşıyan DNA ya da RNA moleküllerinden sadece birisini taşımaktadır.Viral genomun etrafını ise kapsomer birimlerinden oluşan ve kapsid adı verilen bir kılıf çevirir.
        Viral genomu DNA olan virüsler içerisinde sadece parvovirüsler tek iplikli DNA taşımakta,diğer DNA virüsleri ise çift iplikli DNA taşımaktadır.RNA virüsleri ise reovirüsler hariç hepsi tek zincirli RNA taşırlar.
        Bazı virüslerin etrafında ise zarf adı verilen yapılar yer almaktadır.Zarf taşıyan virüslere zarflı virüsler,taşımayanlara ise çıplak virüsler adı verilmektedir.
        Virüslerin şekillerine bakıldığı zaman ise iki tip ile karşılaşmaktayız.Bu tipler simetri adı ile adlandırılmaktadır.Bunlar ise helikal simetri ve ikozohedral simetri(kompleks simetri) şeklinde sınıflandırılabilir.
         Birde virüs benzeri yapılar bulunur ki bunların başında prion adı verilen yapıları örnek verebiliriz.Bu yapılar nükleik asid içermeyip protein içerirler.Pseudovirion adı verilen yapılarda ise kapsid içerisinde viral DNA yerine konakçı DNA sı vardır.Hücreleri enfekte ederler,ancak replike olmazlar.Birde viroid adı verilen yapılar vardır ki bunlar kılıfsız tek bir RNA molekülünden oluşurlar.RNA küçüktür ve protein kodlamaz.
         Nezleden tümör oluşumuna kadar bir çok hastalığa neden olan virüslerden korunmanın en kolay yolu ise dezenfekte kurallarına uygun hareket etmek ve gerekli önlemleri(aşı gibi) önceden almaktır.Bu bizi ve ev halkımızı korumanın en etkin yoludur...

LÜTFİ ŞAHİN